YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980ee722ace6
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 41234
Dün : 57744
Bu ay : 98978
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48802291
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Kendilerini akıllı sanan ve fırsat buldukça imana ve İslam’a saldıran bir takım alıkların… Bilim adamı havası atan bazı zırvacıların… Bir köşe kapmış, yazı yazar ama kainat kitabını okuyamaz, bakar kör zavallıların; yaratılışı inkar edip, her şeyi tesadüflerle izaha çalışan Darwinist safsatayı, bilimsel bir gerçekmiş gibi gösterme gayretleri, şeytanları bile kendilerine güldürecek durumlara düşürmektedir.

Değil şu muhteşem evrenin ve bütün varlık aleminin. Değil şu muntazam dünyamızın ve milyonlarca maden, bitki, hayvan cinslerinin.

Değil insan denen müstesna ve mükemmel fabrikanın ve hikmetli faaliyetlerinin…

Değil, kalp, beyin, akciğer, böbrek gibi hayranlık uyandıran harika atölyelerin.

Değil, göz, kulak, burun, dil ve deri gibi duyu organlarının ve eşsiz sanat eserlerinin..

Hatta tek bir DNA’nın bile kendi kendine ve kör tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını ve akıl almaz işlevler yaptığını iddia edenler, ahırdaki danalardan akılsızdır.

Basit bir tahta oturağın nasıl yapılığını soranlara: “rüzgar esti, dalları kesti, yamaçlardan sürüklendi, kayalara çarpıp düzeldi, sel suları bunları bir araya getirdi, derken güneşte eriyen çam sakızları bu parçaları yapıştırıverdi ve işte bu doğa olayları neticesinde tesadüfen bu iskemle meydana geldi” şeklinde cevap veren kimseyi, ya akılsızlıkla veya alaycılıkla suçlayıp, bu sözlere inanmayı ahmaklık sayanlar; en küçük “gen”lerden gezegenlere ve galaksilere, canlı ve cansız bütün varlıkların tesadüfen ve tabii olaylar neticesinde kendiliğinden evrimleşerek meydana geldiğini söylüyorsa, tek kelime ile saçmalamaktadır.

Bu tipler, akıl ve vicdanlarının bile asla kabul etmediği inkarcılık felsefesiyle, sonlu bir dünyada sorumsuz ve sınırsız zevkleri olabildiğince tatma, nefsani ve hayvani bir hayatı ahiret ve mesuliyet duygusundan uzak, rahatlıkla yaşama arzularına kılıf uydurma ve iç dünyalarındaki isyanı bastırma çabasındadır.

İşte DNA’daki olağanüstü bilgi saklama kapasitesi, Darwincileri yalancı çıkarmaktadır

Günümüzde bilgi saklama alanında gerçekleştirilen teknolojik ilerlemeler şaşırtıcı boyutlardadır. Bilgisayar hard diskleri, CD’ler,  taşıma diskleri ve benzeri teknolojik ürünler her geçen gün daha gelişmiş ve daha kullanışlı halleriyle kullanıma sunulmaktadır. Bilgisayar şirketleri, minimum alanda maksimum bilgi zarar görmeden nasıl depolanır; bu bilgi, gerektiğinde depolandığı alandan en hızlı nasıl geri alınıp kullanılır gibi sorulara çözüm aramaktadır. Her ne kadar bir CD’ye ansiklopedilerce bilgi sığdırılabilse de, yine de bu CD elinizle taşıyabileceğiniz kadarlık bir hacme ulaşmaktadır. DNA’nın bilgiyi minyatürleştirme, diğer bir deyişle sıkıştırma yeteneği ise, günümüz teknolojisinin çok çok ötesinde, şaşırtıcı bir boyuttadır. Kıyaslayacak olursak, Los Angeles, Güney California Üniversitesi’nden Leonard Adleman’ın yaptığı hesaplamalar şöyledir: Sadece 1 gram DNA, bir trilyon (1.000.000.000.000)  CD’ye eş değer bilgi saklamaktadır.14

Bu da bilginin, DNA üzerinde, bir CD’ye göre MİLYON KERE MİLYON KEZ daha verimli saklandığını göstermektedir.15

Yeni bir teknoloji alanı oluşturan “DNA bilgisayarı”nın mucidi Dr. Leonard Adleman, hücre ve DNA’daki mekanizma hakkında ek olarak şunları söylemektedir:

Eğer hücrenin içine bakarsak kendi başımıza yapamayacağımız fevkalade makineler görürüz. Bu muhteşem bir alet kutusudur.16

Ancak Darwinistlere göre, hücrenin içindeki on binlerce ciltlik kitaba eş değer dev bilgi bankası, sözde tesadüfler sonucu kendiliğinden oluşmuştur. Bir imkansızlığın üstüne hiç çekinmeksizin bir yenisini daha bina edebilen Darwinistlere göre, bir stadyumu dolduracak kadar büyük bir kütüphanenin bütün bilgileri, gözle görülmeyen bir boyuta yine tesadüf eseri zarar görmeden sıkıştırılmıştır. İşte Darwinistler böylesine bir mantıksızlığı gözü kapalı savunmaktadırlar. Ancak ne hücre ne de onun bilgi bankası olan DNA, şuursuz atomların tesadüfi olarak biraraya gelmesiyle oluşabilir. Canlıların en küçük parçaları dahi belli bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır ve her biri tesadüflere olanak tanımayacak kadar kompleks yapılardır. Sidney Üniversitesi’nden biyoloji profesörü Michael George Pitman, hayatın sadece cansız maddelerin toplamı olmadığını, Alman filozof Schoepenhauer’in şu ifadeleriyle dile getirmektedir:

… Her organizma tüm parçaları boyunca canlıdır ve bunlar hiçbir yerde -en küçük parçacıklarında dahi- sadece cansız maddelerin bir toplamı değildir.17

İnsan Gözünün Göremeyeceği Alana Sığdırılan Muhteşem Bilgi

DNA’daki bilgi hacmini sayısal olarak ifade edecek olursak, 3-5 mikron (mikron: milimetrenin binde biri) çapındaki bir hücre içine, toplam 4 metre uzunluğundaki DNA molekülü sıkıştırılmış olarak paketlenmiştir. 100 trilyon hücrenin her birindeki DNA kodları art arda getirildiğinde ise, ortaya çıkan uzunluk, Güneş’e 600 kez gidiş-dönüş mesafesine eşittir.18 Bilimsel makaleleri ile tanınan moleküler biyolog Prof. Jerry Bergman, verdiği bir örnekte DNA’daki mühendisliği şöyle vurgulamaktadır:

Sizden 230 kilometre uzunluğunda iki ayrı misina almanızı, bunu çifte sarmal haline getirmenizi ve sonra da bir basketbol topunun içerisine sığacak biçimde paketlemenizi istediklerini varsayın. Ayrıca, bu çifte sarmalın fermuar gibi açılıp kopyalanması gereksin… sonra kopyalanan parça dışarı çıkartılsın ve bu sırada misinalar kesinlikle birbirlerine karışmasın. Bu mümkün mü? Bu her gün vücudunuzdaki milyarlarca hücrede gerçekleşmektedir. Basketbol topunu insan hücresi boyutuna indirdiğinizde, ip de iki metreye yakın bir DNA zincirine dönüşecektir… DNA paketleme işlemi, hem kompleks ve hassas bir süreçtir hem de DNA’nın uzunluğunu 1 milyon kat azaltabilmeyi başardığı için son derece verimlidir.19

Moleküler biyolog Michael Denton ise DNA’nın bilgiyi sıkıştırma kapasitesindeki olağanüstülüğünü şu sözlerle dile getirmektedir:

… Hücrelerin aşırı derecede kompleks varlıklar oldukları açıktır. Hücredeki komplekslik bir jumbo jette bulunandan çok daha fazladır… Sanki jumbo jetteki komplekslik insan gözünün göremeyeceği bir toz zerresine paketlenmiştir. Bu kadar kompleks olan bir şeyin, bu kadar küçük bir hacme nasıl sığdırıldığını anlamak çok zordur. Üstelik zerre büyüklüğünde bu jumbo jet, hiçbir çaba sarf etmeden kendisini çoğaltabilmektedir.20

DNA’nın bilgi saklama yeteneği o kadar verimlidir ki, bir insana ait tüm bilgiler, yalnızca BİR GRAMIN BİRKAÇ TRİLYONDA BİRİ kadar yere sığabilmektedir.21 Yale Üniversitesi’nden Prof. George Gaylord Simpson’a göre, yeryüzünde gelmiş geçmiş 1 milyar canlıya ait bilgi, kolaylıkla bir tuz taneciği içerisine sığdırılabilir.22 Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yöneticisi, aynı zamanda fizikçi ve genetikçi olan Prof. Francis S. Collins ise DNA ile ilgili çalışmaları sonucunda şunları ifade etmektedir:

Watson ve Crick, DNA’nın çifte sarmal yapısını ortaya çıkarttıklarından bu yana elli sene geçti. Şimdi DNA üzerinde kayıtlı bilginin hassaslığı üzerinde düşünebilmek çok muhteşem… Bu dijital kod, insan vücudundaki her hücrede kolaylıkla kopyalanabilen, inanılmaz miktarda bilginin saklanmasına imkan tanıyor. Çifte sarmal şeklindeki DNA, baz çiftlerinden meydana geliyor ve hücre çekirdeğindeki insan genomu içerisinde bunlardan üç milyar tanesi paketlenmiş halde duruyor… Bu üç milyar harf insan vücudundaki tüm biyolojik özellikleri yönlendirebiliyor.23

Bu muhteşem paketleme sistemi, DNA molekülünün, kıvrılma ve uzun sarmallar oluşturma yetenekleri sayesinde mümkün olmaktadır. Bu uzun sarmallar da, bükülerek iç içe geçmiş, düzenli sarmallar meydana getirirler. Böylece her hücrenin çekirdeğinde, ileri düzeyde bir mühendisliğe sahip paketleme teknolojisi görülür. Yüce Rabbimiz’in hücrelerimizde yarattığı bu paketleme sistemi ile, milyonlarca kilometrelik DNA harfi gözle göremediğimiz bir boyutta saklı durmaktadır.

“De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Öyleyse, O’nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?” De ki: “Hiç görmeyen (a’ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?” Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: “Allah, herşeyin Yaratıcısı’dır ve O, tektir, kahredici olandır.” (Rad Suresi, 16)24

Darwin’i hasta eden Tavuskuşu kuyruğu bile bunların iddialarını çöpe atmaktadır:

Tavuskuşu tüylerindeki desenlere bakan bir insan, bunlardaki güzelliklere hayran olmaktan kendini alamaz. Tavuskuşlarının tüylerinde ışığın farklı dalga boylarını süzüp yansıtabilen küçük tüylerin bulunduğu hassas bir mekanizma bulunmaktadır. Tüylerin parlak renkleri pigmentler tarafından değil, iki boyutlu olan ve kristale benzeyen küçük yapılar tarafından üretilmektedir. Bu tüyleri bilim adamları elektron mikroskopları kullanarak optik incelemeler yapmışlardır. Hassas hesaplamalar sonucunda tüylerin her birinin kalınlığı, sıralanış şekli ve boyutlarının renklerin orta çıkmasında rol oynadığı anlaşılmıştır.

Erkek tavuskuşunun kuyruğunda hayranlık uyandıran renkler ve desenlerin oluşumunda kompleks fiziksel mekanizmalar etkilidir. Bu menakizmaların karışıklığına rağmen son derece kusursuz bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Bilimadamları tüylerin bu yapısını teknolojiye adapte etmeye çalışmaktadırlar. Oxford Üniversitesi zooloğu ve aynı zamanda bir renklenme uzmanı olan Andrew Parker bu konuda şunları söylemektedir:

“Tavuskuşu tüylerindeki fotonik kristallerin keşfedilmesi, bilimadamlarının bu yapıları ticari ve endüstriyel uygulamalara adapte etmesini sağlayabilir. Bu kristaller telekomünikasyon araçlarındaki kanal ışıklarında ya da yeni ince bilgisayar çipleri üretmede kullanılabililirler.”25

Darwin, teknolojiye ilham veren tavuskuşu tüylerinin, evrim teorisini çıkmaza soktuğunu görmüştür. Darwin tüylerdeki kusursuz yaratılışı görmüş ve bu yaratılışın evrim teorisi ile açıklanamayacağını anlamıştır.  Arkadaşı Asa Gray’e yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektupta şöyle demiştir:

“…Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor. ” (Pat Shipman, “Doubting Dmanisi”, American Scientist, Kasım-Aralık 2000, s. 491)

Evrim teorisi daha en baştan tavuskuşunun kuyruğundaki benzersiz tasarımı açıklayamamaktadır. Ayrıca bilimsel çöküşünün yanı sıra teorinin bu mükemmelliğe bakış açısı kendi içerisinde yanılgılar ve çelişkiler ile doludur. Örneğin evrim teorisine göre erkek tavuskuşu çiftleşmek için bazı estetik özellikler geliştirir. Ancak estetik özellikler, tavuskuşunun tüylerinde olduğu gibi, çoğunlukla korunma, kaçma, kamuflaj gibi konularda canlıya dezavantajlar getirir. Bu durumda, erkek çiftleşmek için bir avantaj sağlamış olsa bile hayatta kalma ihtimali azalacağı için, evrimsel açıdan bir kazanç sağlamamış olacaktır. Ayrıca evrim teorisine göre dişi tavuskuşu olağanüstü bir estetik anlayışına sahiptir, estetik yönden değerlendirme yapabilir, karar verme yeteneğine sahiptir. Bunlar elbette ki son derece mantıksız iddialardır. Dişi tavuskuşu uzun kuyruk gibi bariz özellikleri tercih edebilir veya uzun ve kısa kuyruğu birbirinden ayırdedebilir. Ancak, erkek tavuskuşlarının tüylerinde kolaylıkla farkedilemeyecek kadar ince detaylar da bulunmaktadır (göz deseninin üst kısmında sap olmaması, göz deseninin yakınındaki sapın kahverengi olması ve T tüylerinin karmakarışık şekli gibi). Bu ince detaylardaki değişiklikleri ayırdedebilmek içinse olağanüstü detaylı bir gözlem gerekmektedir ve birçok insan yakından incelese dahi bu özellikler arasındaki farklılıkları ayırdedemez. Fakat dişi tavuskuşları, erkek tavuskuşları arasında güçlükle ayırdedilebilecek olan estetik özelikleri kolaylıkla farkederler.

Darwin’in kendisi de, erkek tavuskuşları arasında güçlükle ayırdedilebilecek olan estetik özelliklerin bir sorun olduğunu anlamıştır. Ve şöyle demiştir:

“Birçokları dişi bir kuşun ince gölgeleri ve mükemmel desenleri takdir etme yeteneğinin kesinlikle akıl almaz olduğunu söyleyecektir. Dişi tavuskuşunun neredeyse bir insan kadar zevk alma yeteneği olması şüphesiz fevkalade bir olaydır.” (Charles Darwin, The Descent of Man, John Murray, London, 1888, s. 412)26

Tek bir delil evrim teorisini çürütmek için yeterlidir

Bu tablodaki yüzlerce harfler rastgele dizilmemişlerdir. Bu harfler aslında kanınızda oksijen taşımakla görevli hemoglobin proteininin tarifinin bir bölümüdür. Bu tarif, vücutla ilgili tüm bilgilerin bulunduğu DNA’da kayıtlıdır. Hemoglobin üretilmesi gerektiğinde, DNA’daki 3 milyar harf içinden bu harfler seçilir. Bu seçme işlemini, RNA polimeraz adındaki enzim yapar. Bu enzim o kadar dikkatli ve titizdir ki, hiçbir zaman okumada ve doğru harfleri seçme konusunda bir hata yapmaz. Her seferinde milyonlarca harf arasından doğru olanları seçer.

Doğru harfleri seçerek, proteinin tarifini aldıktan sonra üretim için, hücre içindeki üretim merkezine, yani ribozoma gider. Ribozom da, bu tarifi aynı titizlikle dikkatlice okur, anlar ve hemen kusursuzca üretimi başlatır. Bu, son derece ileri teknolojiye sahip bir gökdelenin planının mimar ve mühendisler tarafından oluşturulduktan sonra, inşasının gerçekleştirilmesi için ilgili uzman ve teknisyenlere emanet edilmesi gibi planlı ve organize bir olaydır.

Darwinistler ise, gözle görülmeyecek kadar küçük bir alanda oluşan bu yüksek seviyeli organizasyonun, tesadüfen oluştuğunu iddia ederler. Cansız, kör ve şuursuz atomlardan oluşan moleküllerin sürekli akıl göstererek, kusursuz bir planın ve düzenin yöneticileri ve uygulayıcıları olduğunu iddia ederler. Darwinizm’in bu iddialarına inanmak, çocuk masallarını gerçek sanmaktan daha mantıksız ve inanılmazdır. Ancak Darwinizm büyü ve hipnoz teknikleri kullanarak, birçok insanı kandırmış ve kavrayışını kapatmıştır. Canlıları yaratan Yüce Allah’tır.

Densizliğin Böylesi ve Darwinistlerin Hilesi    Sırıtmaktadır

Gazetelerde ve televizyonlarda büyük bir yaygara koparılmıştı… Neymiş efendim, Keşan’da bir okulda bir öğrenci Sultan Vahdettin’i yeren bir kompozisyon yazmış, vilayetin valisi soruşturma açtırmış; bu Atatürk’e dolaylı şekilde hakaret sayılırmış!…

Meğerse işin aslı çok başkaymış. Bakınız bu kompozisyonun ilk cümleleri şunlar:

“1299 yılında Söğüt ve çevresine inen küçük kara bulut yavaş yavaş büyüdü ve tüm Balkanları sardı. Bu kara bulutun altında tüm insanlar kendilerine olan saygınlıklarını yitirip bir kişi için çalıştılar. Elde ettikleri her şeyi bir haine verdiler. Sonucunda da çoğu bu hainin emriyle öldürüldü. İşte tüm bu zamanlarda ne güneş doğmak, ne kuşlar ötmek, ne bulutlar dans etmek, ne de bayraklar dalgalanmak isterdi.

Bu kara bulut ve onun doğurdukları 1918 yılına kadar sürdü ve 1918’den sonra yavaş yavaş dağılmaya başladı…”

Kompozisyonun bu satırlarını Hıncal Uluç Beyin, “içinde olduğum bir gazetecilik ayıbı” başlıklı yazısından aldım. Dolduruluşa geldiğini kabul ediyor. Kendisini tebrik ediyorum.

Peki, böyle bir kompozisyonu “Sultan Vahdettin’e hain dediği için soruşturma açıldı?” başlığıyla veren kaltabanlara ne demeli? (Anlaşılıyor ki, Sultan Vahdettin, bahanedir, asıl düşmanlık Osmanlıyadır ve onların şahsında İslam’adır)

Kim yazdıysa (yazıklar olsun ona!) 1299’daki kuruluş yılından başlayarak 622 senelik şanlı tarihimizi iğrenç bir şekilde karalıyor. Bu yazı bir kompozisyon değil, bir küfürnamedir.

Biz 622 senelik tarihimizi inkâr edersek, bu coğrafyadaki varoluşumuzu inkâr etmiş olmaz mıyız?

Osman Gazi hain, Orhan Gazi hain, şehit Murat Hüdavendigâr hain, Yıldırım Beyazıt hain,  II. Murat hain, İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han hain, Yavuz hain, Kanunî Sultan Süleyman hain… Dünyanın neresinde atalarına böylesine sövüp sayan, çamur atan vicdansızlar görülmüştür?

Yeryüzünde iki büyük cihan devleti kurulmuştur. Birincisi Roma İmparatorluğudur, İkincisi Osmanlı Devleti’dir. Osmanlı bugünkü mânada bir devlet değil, bir barış, bir paxtır.

Osmanlı tarihinin kuruluş devirlerinde balkanlardaki gayr-i müslim ahali, kendi istekleriyle Osmanlı tebaası olmuşlardır. Çünkü az vergi alınıyordu,

Hıristiyanların dinlerine karışılmıyordu, güvenlik ve adalet sağlanıyordu. Bunları ben söylemiyorum, Batılı tarihçiler söylüyor. Hatta bir kısım Rumlar bile itiraf ediyor. 1205’te IV. Haçlı Seferi’nde Katolik Hıristiyanların İstanbul’u aldıktan sonra Ortodoks Rum kardeşlerine neler yaptıklarını tarih yazıyor. Yaktılar, yıktılar, öldürdüler, yağma ettiler, kiliseleri bile soydular. Haydut ve katil Haçlılar, Ayasofya’nın içine atlar, katırlar, eşekler soktular, bunlara çaldıkları kıymetli kilise eşyalarını yüklerken, hayvanlar kutsal mabede pisliyordu… Baş Patriğin vazettiği kürsüye bir fahişeyi çıkarttılar, çirkin konuşmalar yaptırdılar.

Cihannüma adlı tarih kitabında okudum, Sultan II. Murad, Edirne’yi zapt edince civardaki Rum köylüleri korkmuşlar vadilere, dağlara, tepelere saklanmışlar. Bir müddet sonra köylerine dönüp bakmışlar. Ne görmüşler? Üzüm mevsimiymiş, Türkler kopardıkları salkımların yerine paçavralara sarılmış paralar bırakmışlar. İşte Osmanlı’nın farkı…

Tarihçi ve edebiyatçı Harold Lamb, Muhteşem Süleyman adlı kitabında, Padişahın Avrupa ortalarına yaptığı bir seferde günlüğüne (Ruzname) şöyle bir cümle yazdırdığından bahseder: “Bugün, ekili arazide atını otlatan bir sipahinin boynunu vurdurttum.” Düşünebiliyor musunuz? En az 100 bin kişilik bir ordu atlarıyla develeriyle, öküz, ve mandalarıyla, toplarıyla, yemek kazanlarıyla, çadırlarıyla İstanbul’dan kalkıyor, Macaristan taraflarına gidiyor ve yolda bir tarlayı, bir bahçeyi, bir bostanı bile çiğnemiyor, zarar vermiyor. Bu konuda kusuru olan idam ediliyor.

Yukarıda birkaç satırını verdiğim kompozisyonu bir ilkokul öğrencisi yazmamıştır. Hocası yazmıştır ve maalesef buna birincilik ödülü verilmiştir.

Şu garabetlere bakınız:

Birinci garabet: Kompozisyonu öğrenci değil, hoca yazıyor.

İkinci garabet: Böyle rezil bir kompozisyona birincilik ödülü veriliyor.

Üçüncü garabet: Bizim marazlı Medya, “Vahdettin’e hain diyen kompozisyona soruşturma açıldı, bu Atatürk’e hakarettir…” Diyor.

Gelelim son padişah Vahdettin Han hain miydi? Bence kesinlikle değildir. Yeteri kadar tarih bilenler ona asla hain diyemezler. Arzu edenler Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” adlı güzel araştırmasını okuyabilirler. Sağlam bilgiler ve belgelerle doludur. Sultan Vahdettin talihsiz bir kimsedir, İttihatçı masonlarla savaşa sürüklenmiş ve yenilmiş bir devletin başına geçirilmişti, yapacak hiçbir şeyi yoktu. Mustafa Kemal’i, büyük paralar vererek Anadolu’ya o göndermiştir. Paşa, Samsun’a indikten sonra Sultan’a iki uzun telgraf göndermiştir, bu telgrafların ilk cümlesi:

“Atebe-i ulya-yı Hazret-i Hilafet penahiye…” (Bugünkü Türkçe ile “Halife Hazretlerinin yüce eşiğine…”)

İmzasının üzerinde de, telgrafların birinde “Kulları Mustafa Kemal” diye yazılıdır. Bu sadık bağlınız anlamındadır.

Medeni ve hür bir milletin yakın tarihinde Sultan Vahdettin faciası gibi bir trajedi yaşanmış olsaydı, şimdiye kadar binlerce tarih araştırması yayınlanmış olurdu. Bizde bu konuda 10’dan fazla kitap yoktur.

Sultan Vahdettin talihsizdir günah keçisidir… Kusurları, zafiyetleri, acizlikleri olabilir… Ancak kesinlikle hain değildir.

Bizim tarihimizde hainler yok mudur? Elbette vardır.

Velinimeti Sultan Abdülaziz Han’ı tahtından indirip şehit ettiren Serasker Avni Paşa haindir.

31 Mart Vakası’nda hiçbir dahli ve suçu olmadığı halde Sultan Abdülhamid’i tahttan indirenler haindir. Onların basiretsizlikleri yüzünden Balkan Harbi’nde koskoca Rumeli’yi kaybetmedik mi?

Sultan Vahdettin hain olsaydı, (ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı zaman yanına, gurbette geçimine yetecek kadar para alırdı. Almadı… 1926’da İtalya’nın San Remo şehrinde vefat ettiği zaman alacaklı esnaf, cenazesine haciz koydurttu. Tabutunu kaldığı binanın arka kapısından kaçırıp Şam’a götürdüler, orada defnettiler.

Bir gün çok Ulu bir Mahkemede kimlerin vatan haini olup olmadığı şaşmaz bir adaletle ortaya çıkacaktır.

“Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’a talip olmuştu, onunla nikahlanabilseydi “Damad-ı Şehriyarî” olacak ve belki de tarih nehri bambaşka bir vadiden akıp gidecekti…”27

14 John Whitfield, “Physicists Plunder Life’s Tool Chest”, Nature, 24 Nisan 2003

15 New Scientist, 26 Kasım 1994, s. 17

16 John Whitfield, “Physicists Plunder Life’s Tool Chest”, Nature, 24 Nisan 2003

17 Michael Pitman, Adam and Evolution, River Publishing, London, 1984, ss. 26-27

18 http://www.ntvmsnbc.com/news/13800.asp

19 Dr.Jerry Bergman, Divine Engineering: Unraveling DNA’s Design, Koinonia House Online; http://www.khouse.org/articles/technical/19971201-143.html

20 Michael J. Denton, Nature’s Destiny, Free Press, New York, 1998, ss. 212-213

21 Michael J. Denton, Nature’s Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 154.

22 Michael J. Denton, Nature’s Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 154

23 Francis S. Collins, “Faith and the Human Genome Project”, Perspectives on Science and Christian Faith, cilt. 55, no. 3, Eylül 2003, ss. 145-146

24 http://www.evrim-teorisiorganetcevap.org/

25 “Physics Plucks Secret of Peacock Feather Colors”

26 20.11.2007 / Gülay Pınarbaşı / Milli Gazete

27  21.11.2007 / Mehmet Şevket Eygi / Milli gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of İsmet SEZGİN

İsmet SEZGİN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...