YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ccc74638b2f
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 3
Bugün : 12140
Dün : 56731
Bu ay : 12140
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52157198
IP'niz : 216.73.216.63

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

İsrail-Suriye Görüşmesi ve AKP'nin Gafleti

İsrail ile Suriye, aracılı barış görüşmelerine Türkiye'nin gözetiminde başladı. Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, taraflar, bu konuda eş zamanlı olarak İsrail ve Suriye'de şu açıklamayı yapmayı kararlaştırdı: "Suriye ve İsrail, Türkiye'nin nezaretinde aracılı barış görüşmelerine başlamıştır. Her iki taraf, bu görüşmeyi iyi niyetle ve açık fikirlilikle sürdüreceklerini beyan etmişlerdir, iki taraf, aralarındaki diyalogu Madrid Konferansı ilkeleri çerçevesinde, kapsamlı bir barışa ulaşılması hedefi doğrultusunda kararlı ve sürekli bir şeklide yürütmeyi kararlaştırmıştır." 

 

Arabuluculuğa Soyunmak İsrail'i Bilmemektir

Başbakan Erdoğan'ın Suriye ve İsrail arasında arabuluculuğa soyunması çelişkilidir. İsrail'le Suriye arasında, İsrail'le Filistin arasında arabuluculuk yapmaya heveslenmek demek, İsrail'e ilişkin gerçekleri bilmemek demektir, siyonizmin hedefinden gaflettir. Başbakan Erdoğan'ın Suriye'ye kimin adına gittiği çok önemlidir. Arabuluculuğun doğrudan doğruya İsrail'in bölgede yaptığı haksızlıkları Filistin ve Suriye'ye kabul ettirme çabası olduğu kesindir.

Ve Zaten Bir Hafta Geçmeden, Ehud Olmert: "Suriye'ye Hiçbir Söz Vermedim" Demiştir

İsrail Başbakanı, Suriye'ye muhtemel bir barış anlaşmasıyla ilgili olarak hiçbir taahhütte bulunmadığını söylemişti. İsrail Parlamentosu'ndaki (Knesset) bir toplantıya katılan Olmert, Suriye'yle çatışma ihtimalinden korktukları için bu ülkeyle temaslara başladıklarını öne sürerek, ‘Büyük İsrail'in bir fantezi olduğunu"  itiraf etmişti.

Ehud Olmert, Knesset Savunma Komisyonu'nda "Bu çağda ve mevcut konjonktürde ‘Büyük İsrail' vizyonunu devam ettirmek sadece fantezilerde mümkün olabilir. Bugün, Büyük İsrail'le bir Yahudi devleti arasında seçim yapmak zorundayız. İkisi birden olması mümkün değil" dedi.

Suriye'yle savaş ihtimaline karşı barış girişimine mecbur kaldığını anlatan Olmert, Golan Tepeleri'nin iadesini taahhüt ettiği yönündeki eleştirilere karşı: Bu konuda verilmiş bir söz olmadığını söyleyerek, görüşmelerin ayrıntılarıyla ilgili bilgi vermeyi ise, "Bazı bakanlar bile bunları bilmiyor" diyerek reddetmişti.

İsrail Kim, Barış Kim!..

İsrail'in 1967 savaşından bu yana uluslar arası hiçbir karara uymadığını ve bölgede yaptığı katliamlara ara vermediğini, hedeflerine varıncaya kadar da buna devam edeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle İsrailli hiçbir yöneticinin sözüne güvenilmemelidir. Ve İsrail demokratik bir ülke de değildir. İsrail, Filistin'de yaşayan Müslümanları, Arapları, Yahudi olmayanları, başka ırka ve dine mensup insanları dışlayan ve düşman tanıyan bir ideolojiye sahiptir. Bundan dolayı İsrail yöneticilerinin sözüne güvenmek ve itibar etmek cehalet ve gaflet değilse, mutlaka hıyanettir. Bütün dünya kamuoyuna sürekli yalan söylemişlerdir. Bundan sonra da yalan söylemeye devam edeceklerdir. İsrail'in nasıl bir çıbanbaşı olduğunu bilmek ve yöneticilerinin yaklaşımlarını nasıl yorumlamak gerektiğini bilmeyenlerin yapacağı, onlara hizmetçiliktir. Hedefine varmak için her türlü yalanı, her türlü şiddeti, her türlü vahşet ve dehşeti kendisi için meşru kabul etmektedir. İsrail bu politikalarını uygularken en büyük desteği ise ABD ile AB vermektedir.

Fetullahcı Zaman Gazetesinde Tam Bir Siyonist Ağzıyla:

"Türkiye, Şam'a su verirse, İsrail'in Golan'dan çekilmesini kolaylaştırır" denilmişti[1]

Fetullahçı Zaman Gazetesi, AKP iktidarının bu gafletine hikmet ve hizmet kılıfı uyduradursun, işin gerçeği, ABD'nin aklaşan bir İran saldırısı öncesi Suriye'nin hizaya getirilmesi ve İsrail safına çekilmesidir..

Oysa Golan Tepeleri, İsrail'in Gözleriydi!

Ayşe Karabat'ın tesbitiyle:

Devletlerarası çatışmaların, savaşların ya da bir türlü çözülemeyen sorunların bedelini halklar öder, ama bazen de bir süre sonra o anlaşmazlıkların çözülmesinin önündeki en büyük engellerden biri de bu sefer halkların kendisi oluverir.

Bazıları, halkların arasındaki bu tip sorunların ya da kökleşen bir kanaatin kolay değiştirebileceğini sanır, oysa yıllar içinde kemikleşen o fikirler öyle pat diye değişmezler maalesef. İsrail halkı için de Golan Tepeleri biraz böyle bir sorundur.

İsraillilerin bir kısmı için Golan Tepeleri yalnızca orada üretilen ya da üretildiği öne sürülen o nefis şaraplar için bile işgal altında tutulması gereken bir yerdir. Meseleye yalnızca şarap bakış açısı ile yaklaşmayan İsraillilerin bir kısmı da hali hazırda o tepelerde yaşayan yaklaşık 20 bin İsraillinin evlerini terk etmesini asla istememektedir. Bazılarına göre de Golan Tepeleri "İsrail'in gözleridir". Çünkü o tepelerden en büyük "düşmanlardan" biri olan Suriye tabak gibi görünmektedir. Bunların da ötesinde Suriye'nin hiçbir şart altında güvenilir olmadığını öne süren, dolayısıyla durup dururken Golan Tepelerinden vazgeçmenin bir güçsüzlük ifadesi olarak alınacağını düşünen İsrailliler Golan tepelerini asla vermeyecektir.

Öte yandan Golan tepelerindeki su kaynaklarının nasıl paylaşılacağı bir yana, tepelerin Suriye'ye iadesi karşılığında yapılacak olan güvenlik düzenlemeleri yalnızca iki ülke açısından değil, bütün bölge için büyük önem arzetmektedir. Suriye'nin Hamas ve Hizbullah ile ilişkilerini nasıl düzenleyeceği, Şam yönetiminin Tahran ile olan muhabbetini hangi seviyede götüreceği belirsizdir. Ayrıca İsrail-Suriye anlaşmazlıkları önce çözülürse, Filistin'in alabilecekleri nelerdir? Sorusu hala yanıt beklemektedir. Çünkü o zaman İsrail kendisini çok daha fazla güçlü hissedecek, üstelik Filistin'e direnmesi için güç verecek dışarıdaki istekliler de gevşeyecektir.

Golan tepeleri üzerinden İsrail ve Suriye'nin yaptığı pazarlık yeni değildir. Daha önce de birkaç kez denenmiştir. Madrid Barış görüşmeleri sırasında ve iki yıl önceki Lübnan-İsrail savaşından hemen sonra bu konu gündeme gelmiş, ama hiç netice elde edilememiştir.

İsrail yönetimdeki bir tavır değişikliğine güvenmemelidir. Daha önce Golan tepelerinin iadesi için Suriye'nin önce Hizbullah ve Hamas ile olan ilişkilerini düzenlemesini isteyen İsrail, şimdi, Türkiye'nin arabuluculuğunda yapılacak olan dolaylı pazarlıklara başlamak için ön koşul öne sürmekte o kadar da ısrarlı görünmemektedir.

Fakat Ortadoğu'nun yazılı olmayan kurallarından başka biri de hala işlemektedir: bir yandan görüşme masası olasılığı tartışılırken, bir yandan da iki ülke arasında kontrollü bir gerginlik de sürmektedir. İsrail geniş çaplı askeri tatbikatlar gerçekleştiriyor, Suriye de sınara yığınak yapıyor. Fakat bu arada Hizbullah'ın önemli liderlerinden birinin geçen yıl Şam'da öldürülmesinin ardında İsrail'in olduğu fikri ısıtılırken, bir yandan da İsrail'in yine geçen sene bombaladığı Suriye topraklarındaki bir üssün kuzey Kore ile birlikte geliştirilen nükleer tesis olduğu artık neredeyse netleşti.

Bütün bu denklemde 'topal ördek' ABD yönetiminin nerede duracağı da ayrı bir tartışma konusu. Suriye'yi izole etme konusunda kararlı olan ABD yönetimi, neredeyse 'ne barış pazarlığı, oturun oturduğunuz yerde' deme eğilimi gösteriyor. İsrail ile sorunlarını çözmeye başlamış bir Suriye yönetiminin Lübnan üzerindeki etkisini sağlamlaştırarak devam ettirme olasılığı ABD yönetimini düşündürüyor.

 "ABD, İran'a saldırırsa? AKP kapatılırsa, kapatılmazsa? Soruları Kafaları Zonkluyor

Amerika, İran'a 2008 yılı içinde, muhtemelen bu yaz sonunda veya sonbahar sıralarında saldırıya geçer mi?

David Ignatius, Washington Post'taki yazısında "bugün ile kasım ayı arasındaki" dönemde başkanlık yarışını şunların etkileyeceğini belirtiyor.

"Savaşla başlayalım" diyor ve devam ediyor: "Amerika şu anda zaten iki savaş birden yürütüyor: Irak'ta ve Afganistan'da. Ama yönetim yetkililerinin son açıklamalarından yola çıkarak İran'la da az olmakla birlikte, yavaş yavaş gelişmekte olan bir çatışma ihtimali mevcut" diyor.

Ignatius, bu değerlendirmesini gayet ilginç ve üstelik somut bir "enformasyon"la destekliyor: "ABD-İran kapışması riski, bir ölçüde, Suudi Arabistan'la Ortadoğu'daki diğer ABD müttefikleri bunu çok arzuladığı için büyüyor. Bir Suudi bana bu hafta ‘Kapalı kapılar ardında, İranlılar bir hata yapsınlar da sizin saldırmak için bir gerekçeniz olsun' demişti. Bir başka önde gelen Arap yetkilisi ise Amerika'nın Irak sınırının hemen ötesindeki İran eğitim kamplarını vurması umudunu dile getirmişti" !?

Amerika'nın şu anda kendi ülkesinde (ve dünya çapında) kredisini tüketmiş, çaptan düşmüş ve bir "topal ördek" haline dönüşmüş yönetimi, bir yandan da "misyoner Haçlı ruhlu" olduğu için sonbaharda, İran'ın nükleer çalışmalarını ağır bir bombardımanla yerle bir etmeyi hedef alan saldırıya girişebilir.

Bunu yapabilmesi, bir-iki hafta içinde İran'la gerginliği tırmandırması ve kamuoyunu buna göre oluşturmaya başlaması gerekli..

Güçlü görülmese de yine de bir ihtimaldir.

Türkiye'de önümüzdeki aylardaki "iç" siyasi gelişmeler, Amerika'nın İran'a karşı izleyebileceği bir "tırmanma siyaseti"nden "tümüyle" bağımsız düşünülebilir mi?

Bu arada, Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin ismi ile simgelenen ve çevresinde en azgın "neo-con'lar"ın yer aldığı bu "İran'a haddini bildirme" çizgisinin, Türkiye'de Milli Görüş zihniyetine "alerjisi" ve AKP iktidarından bu yüzden hazzetmediği bilinmekteydi.

Acaba, Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kapatma davasının en kısa sürede, sonbahar gelmeden/yaz bitmeden sonuçlanmasını istemesi "ekonominin asgari zararla" bu işten çıkmasını istemesi kadar, Amerika-İran eksenindeki gelişmelerin alabileceği seyri sezmesinin bir ilişkisi olabilir miydi?

Bununla birlikte, Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu politikasındaki rotasında, "Amerikan iktidar oyunu"ndaki bir başka "eksen"i hesaba katarak davrandığı sezilmektedir. Söz konusu bu "eksen", Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Stephen Hadley gibi isimlerce temsil edilmektedir. Bu ekip Ortadoğu barış müzakerelerinin sonuç verebilmesi ihtimali üzerine dayalı politika güdüyor. Örneğin, yıl sonuna dek İsrail ile Filistinliler arasında bir "barış anlaşması" imzalanabilir…

"Barış anlaşması" ile "barış" aynı şey zannedilmemeli.. Bush, daha başkanlık koltuğundan inmeden imzalanacak ve 2007 Aralık ayındaki Annapolis sürecini taçlandıracak böyle bir anlaşma, "kâğıt üzerinde" de olsa "iki-devlet çözümü"nü hükme bağlamış görünecek. Böyle bir anlaşma, BM Güvenlik Konseyi tarafından "onay belgesi" alarak 2009'da uygulamaya geçilmek üzere "rafa" kaldırılabilir. Önemli olan, Bush döneminde, böylesine bir "ihtiraslı" hedefin gerçekleştirildiğinin kanıtlanması.

AKP'nin Annapolis'i desteklemesinden başka, İsrail-Suriye hattındaki "aktivitesi"ni de bu "barış süreci" senaryosunda bir figüranlık şeklinde değerlendirmek gerekir.

Bütün bunlar Türkiye'nin "iç siyasi dengeleri"nin önümüzdeki yakın gelecekte Amerika'daki farklı siyasi tercihler ve Ortadoğu'daki dinamiklerden etkilenebileceğine dair ipuçları vermektedir.

AK Parti'nin ve Tayyip Erdoğan'ın kaderi ve Türkiye'nin "gelecek süreci"; acaba sadece Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinin mi elindedir; yoksa çok daha geniş çerçevede hareket eden dinamiklerle mi ilgilidir?

Asıl soru ve saklı sorun, bu işte!…


[1] Zaman / 28 Nisan 2008

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Mevlüt SUNGUR

Mevlüt SUNGUR

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...