Atatürk'ün:
- Hafız Sadettin Kaynak'ı Türkçe hutbe okumak üzere, minbere cübbe yerine, çok sırıtan bir frakla ve başı açık çıkarması…
- Ve özellikle, "dini yozlaştırmaya, tabii ve tarihi çizgisinden uzaklaştırmaya çalışan; Cenabı Hakkın gönderdiği Kur'an esaslarına ve Müslüman halkların icma ve ittifak ettiği hususlara uymayı, kendi nefsi gururlarına yakıştıramayan, marazlı münafıkların" durumunu anlatan Bakara Suresi 11-12 ve 13. ayetlerinin mealini okumasını Atatürk'ün bizzat emretmiş olması
- Bu girişimlere karşı oluşan yoğun tepkiler üzerine, Diyanet reisi Rıfat Börekci'ye "İbadetlerin ancak Kur'anın Arapça orijinal okunuşuyla yapılabileceği" yolunda resmi fetvalar yayınlatması, bizim kanaatlerimizi haklı çıkarmaktadır.
Üsküdar'daki Çamlıca Subaşı Camii'nde bir grubun kadın erkek karışık namaz kılması, kamuoyu tarafından tartışılmaya devam ederken bu grubun Protestan misyonerlerin paratoneri SEV (Sağlık ve Eğitim Vakfı) ve Üsküdar Amerika Lisesi'nden sınıf arkadaşları olduğu anlaşıldı. İslâm'a kesinlikle uymayan tavır ve şekillerde kadın-erkek birlikte namaz kılan grubun bu halleriyle ‘Ilımlı İslâm' projesi çerçevesinde İslâm'ı reforme etme ve özünden saptırmayı hedefledikleri ortaya çıktı.
Öte yandan bu şekilde gayri İslâmi hareketlerde bulunan kişilerin büyük bir kısmının Amerikan Board üyesi ve Üsküdar Amerikan Koleji'nden mezun olduğu belirtilirken okulların MİT raporunda misyonerlik yaptığı tespit edilen SEV'e bağlı olması dikkatlerden kaçmadı.
Üsküdar Amerikan'dan sınıf arkadaşlarıdır.
Küresel Vaftiz adlı kitabıyla Türkiye'deki misyoner örgütleri deşifre eden Araştırmacı- Yazar Ali Rıza Bayzan, Üsküdar'da gayri İslâmi tavır içinde olan grubun Üsküdar Amerikan Lisesi'nden sınıf arkadaşı olan bir ekip olduğunun altını çiziyor ve özetle şunları söylüyor:
"Malum ekip, medyada yer alan haberlere göre ağırlıklı olarak Üsküdar Amerikan Koleji'nden okul ve sınıf arkadaşı. Üsküdar Amerikan Koleji, Osmanlı'da Ermeni Sorunu'nun doğmasında kritik rol oynamış Protestan bir misyoner örgüt olan Amerikan Board Teşkilatı tarafından kurulmuştur. Amerikan Board Teşkilatı, Amerika'da iktidarı her zaman tekellerinde tutan Beyaz Anglo-Sakson Protestanlarla (WASP'ın) bağlantılıdır. Amerikan Board Teşkilatı da WASP'ın diğer kanatları gibi, Tanrı'nın dünyevi planının Yahudilerle ilişkili olduğuna inanır. ABCFM, yeniden yapılanma sürecinden sonra Cumhuriyet Türk iyesi'nde de bir vakıf statüsüyle faaliyet göstermektedir. Üsküdar Amerikan Koleji, fiilen Amerikan Board Teşkilatı'nın Genel Sekreteri'nin merkezinde olduğu Sağlık ve Eğitim Vakfı'na bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Kısa adı SEV olan bu vakfın misyonerlikle ilişkisi daha önce medyada çıkan MİT raporuna konu olmuştu."
Masonlarla da ilişkileri vardır:
"İlginç bir başka nokta da şu: Bir mason örgütünün 16 Ocak 1996 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yer alan açıklamasına göre ABCFM orijinli bu vakfın temelinde ve yöneticileri arasında mason biraderler ve eşler vardır. Buna göre misyoner-mason işbirliğinden söz etmek gerekir mi; bunu kamuoyunun görüşüne bırakıyoruz. Misyoner Örgütler sadece suyla vaftiz için uğraşmazlar; deyim yerindeyse ‘zihinsel vaftizi' de önemserler. Takvim Gazetesi'nde yayınlanan fotoğrafa bakarsanız görüntüyü, cami'yi kilise gibileştirme çabası olarak okuyabilirsiniz. Kadın-erkek karışık olması, başın açık olması, karma cemaatle namaz kılarken kadınların göbeğinin bile açık olabileceğinin savunulması bunun göstergesidir."
Amerikan kolejleri, projenin bayraktarıdır:
"Hıristiyan Teolojisi'ndeki ‘Görünmeyen Kilise', ‘İsimsiz Hıristiyan' ve ‘İnkültürasyon' kavramları bu bakımdan önemlidir. 11 Eylül'den sonra Amerikan Dış Politikası, daha önce oryantalistlerin ‘Liberal İslâm' dediği Ilımlı İslâm Projesi'ne odaklıdır. Amerikan Kolejleri artık bu projenin bayraktarlığını yapıyor. Nitekim Amerikan Board Teşkilatı'nın Genel Sekreteri K. Frank'ın bir ilahiyatçımız ile birlikte yazdığı İslâm konulu kitap da bu çerçeveye girmektedir."
Üsküdar'da olması kılıf sağlamaktadır:
2023 Platformu Kurucusu Behiç Gürcihan, yapılanların İslâm'ı light'laştırma çalışması olduğuna dikkat çekerek "Olayın bu şekilde kullanılması bir yerlere hizmet ediyor. Biliyorsunuz bu bir cenaze namazında kadınların da saf tutmasıyla başlamıştı. Bu faaliyetlerin dini hassasiyetin yüksek olduğu Üsküdar'da yapılması misyonerlik faaliyetleri açısından çok iyi bir örtü sağlıyor" dedi.
Hedef İslam'ı sulandırmaktır:
Türkiye'de Misyonerlik adlı kitabıyla tanınan Araştırmacı- Yazar Uğur Yıldırım ise Üsküdar'da yaşananları "Bunlar bir kilise nizamı içinde namaz kılıyorlar. Yaptıkları bu. Siyasi olarak bu Evanjelik İslâm'ın uygulanmasıdır. Amaçları İslâm'ı temel referanslarından uzaklaştırmaktır" şeklinde değerlendirdi.
Müslümanlar arasında ‘kamplaşma ve tartışmayı' hedefliyorlar:
Dinler Tarihçisi Murat Hakan Yıldırım, Üsküdar'da yaşananları şöyle yorumluyor: "Bu, bana bir grubun fevri hareketi olarak gelmiyor. Bir televizyonda şu sözüm ona bu grubun lideri olan Ahmet Küre'nin kızı ve Amerikalı Jazz(?!) sanatçısı eşi konuk oldular…. Adam önceden Protestan'mış zaten. "Operation Word" adlı eserde özellikle Ortadoğu yol haritasına dayanak olabilecek birtakım sosyokültürel girişimlerden ve toplumsal demoralizasyona (yani toplumu çökertmeye ve moral değerler açısından eritmeye) neden olabilecek eylem planları vardı. Bunlar arasında temel dini hüküm ve prensipleri ve Müslümanlar arasında da sürtüşme ve tartışma konusu yapmak da vardır. Bu tür tartışmaların amacı İslâm'ın temel iki dayanağı Kur'an ile Sünnet arasında çatışma yapmaktır. Şer'i şerife uygun olan, bilinen şekliyle olanıdır. İslâm tarihinin bütün devrelerinde bu böyle uygulana gelmiştir. Bunun Tük İslâm'ı ya da Arap İslâm'ı ve ya şu bu İslâm'ıyla bir ilgisi yoktur. Geçmişte de zoraki bir Türkçe ezan uygulaması yürütülmeye çalışılmıştı. Sonuçları belli… Kur'an'da Setri avret'e ilişkin uyarılar kesindir. Hz. Peygamber (SAV)'in de uygulaması ve Ashab'ın hanımlarına uygulatması bu meyandadır."
Bunların amacı İslâmiyet'i yozlaştırmaktır:
Misyoner örgütler aleyhinde yayınlar yaparak aleyhinde pek çok dava açılan Üsküdar Gazetesi Sahibi, Gazeteci Adnan Odabaş ise Millî İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) yayınladığı raporda da adı misyoner örgütler listesine de giren SEV'e dikkat çekti. Gazetemize konuşan Odabaş, "2 yıl gibi bir süredir Subaşı Camii'ne geliyorlar. İçlerinden bir kısmı Sağlık Eğitim Vakfı'na (SEV) bağlı Amerikan Board okullarından mezun. Bunların amacı İslâmiyet'i sulandırmak" şeklinde konuştu. Odabaş, "Bu kişilerle uzun zamandır mahkemelik olduk. Benim yazdığım her şey MİT tarafından da onaylanınca davalarının bir tanesi düştü" dedi.
Bunlar yerli misyonerler takımıdır!
Adnan Odabaş, özetle şunları söyledi: "İstemihan Talay, Işın Çelebi'nin Karısı Şükran Çelebi, Gazeteci Mete Akyol, Amerikan Board yöneticisi. MİT, bunların (SEV) misyonerlik faaliyetleri yaptığını belirten raporu/yazıyı bunlara da yolladı. Rapor, Sağlık Eğitim Vakfı'nın (SEV) Dünya Kiliseler Birliği'nin devamı olduklarını içeriyordu. Benim yazdığım her şeyi kapsıyordu bu rapor. Bu şahısların bir kısmı Amerikan Koleji mezunu. Amaçları Türkiye'de İslâm'ı sulandırmak. Ben bunlara yerli misyonerler diyorum. Misyonerlik faaliyetleri insanlara din değiştirtmekle olmuyor. İslâm Dini'ni yıpratmak da bir misyonerlik faaliyetidir. Müslümanlığın nasıl olacağı, namazın nasıl kılınacağı dinimizde belli. Yıllardır biriktirdikleri Türk ve Müslüman düşmanlığını farklı sahalarda sahneye koymaya başladılar. "
MİT'e bile meydan okunmaktadır!
Adnan Odabaş, şöyle devam etti: "SEV Vakfı, MİT Raporu için ‘yalan yanlış bilgilerle dolu' ifadesini kullanıyor. Kanal 7'de de yayınlanan savunmasında vakıf, bu ifadeleri kullanıyor. Yani kendilerini MİT'e meydan okuyacak kadar güçlü hissediyorlar"
Kiliseleri AKP açtırmıştır…
Adnan Odabaş, ‘Türkiye'de misyonerlerin faaliyetlerini rahatlatan yasalar çıkması ekseninde kendilerini güvencede hissediyorlar mı?' şeklindeki sorumuza ise "Tabi o da bir faktör. Zaten Sayın Başbakan da ‘Bunlara AB sürecinde mülk alma ve kilise açma iznini ben verdim' diyor. O da bir rahatlık getirdi tabi. Çok rahat saldırıyorlar. Ben 12 bin Türk ve Müslüman çocuğunu bu misyoner kuruluşa kaydettiler, demiştim. MİT beni doğruladı. 15 Trilyon servetlerinden bahsetmiştim, MİT beni doğruladı. Bağlarbaşı'ndan 48 adet tapu aldılar, Burhaniye Mahallesi'nden 9 adet tapu aldılar demiştim, Tapu Dairesi beni doğruladı. Daha önce yazdığımız her şey doğru çıkıyor" şeklinde cevap verecek sinsi oyunlara dikkat çekiyor.[1]
Atatürk'ü istismar ve iftira ediyorlar:
Türkiye'de "Protestan İslam"ın temelleri sabataist Yahudi dönmesi İttihatçılara dayanır. Zaten Luther eliyle Hıristiyanlığı Protestanlaştırıp siyonizmin bir kolu haline sokanlarda yine Yahudi hahamlardır. Tevrat'ı tahrif edip Yahudi ırkçılığı doğrultusunda istismara kalkışan ve Kabalist safsatalarla karıştıran da aynı odaklardır.
İşte İslamiyet'i de yozlaştırıp yine Siyonist ve sabataist şebekenin kışkırttığı "Türk ırkçılığının bir şubesi ve onu meşrulaştırma vesilesi" yapma girişimleri de bu şeytani hedeflerin bir devamıdır.
Mustafa Kemal ise, elbette bütün bunların farkındadır. Ancak, ne yeryüzünde hakimiyet kurmuş dış güçlere ne de kendi çevresini kuşatmış sabataist ve mason çeteye, açıkça karşı koymasına imkan bulunmaktadır. Sadece, siyasi dehası ve stratejik manevralarıyla onların yanında ve yolunda gözükerek, ama kasıtlı olarak Müslüman toplumu kışkırtacağı ve geri adım atmaya mecbur kalacağı bazı sivri tavırlar takınarak, dini yozlaştırma girişimlerin asla tutmayacağını ve çok şiddet tepki toplayacağını göstermeye çalışmış ve başarmıştır.
Atatürk'ün:
- Hafız Sadettin Kaynak'ı Türkçe hutbe okumak üzere, minbere cübbe yerine, çok sırıtan bir frakla ve başı açık çıkarması…
- Ve özellikle, "dini yozlaştırmaya, tabii ve tarihi çizgisinden uzaklaştırmaya çalışan; Cenabı Hakkın gönderdiği Kur'an esaslarına ve Müslüman halkların icma ve ittifak ettiği hususlara uymayı, kendi nefsi gururlarına yakıştıramayan, marazlı münafıkların" durumunu anlatan Bakara Suresi 11-12 ve 13. ayetlerinin mealini okumasını Atatürk'ün bizzat emretmiş olması
- Bu girişimlere karşı oluşan yoğun tepkiler üzerine, Diyanet reisi Rıfat Börekci'ye "İbadetlerin ancak Kur'anın Arapça orijinal okunuşuyla yapılabileceği" yolunda resmi fetvalar yayınlatması, Bizim kanaatlerimizi haklı çıkarmaktadır.
İşte o çarpıcı ayetler:
"O münafıklara: Yeryüzünde (ve ülkenizde) fesat çıkarmayın (ortalığı karıştırmayın!..)" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz, yanlışları düzeltmekteyiz" derler.
Oysa kesinlikle bilin ki, bunlar gerçekten fesat çıkaran (ve fitneye uğraşan kötü niyetli) insanlardır. Ama bunun şuurunda değildirler.
Ve siz (bu münafık ve fesatçılara): (Asırlar boyu milyarlarca Müslüman'ın ve binlerce ulemanın icma ve ittifakla bu) insanların iman ettiği gibi sizde öyle iman edin (ve müminlerin yolundan gidin)" denildiğinde: "Biz akılsız, anlayışsız (bir sürü zavallı) insanların inandığı gibi mi inanalım? (Bu bize yakışır mı?) derler. Oysa kesinlikle biliniz ki: Asıl ahmak ve alçak olan kendileridir, ama bilmezler"
Hem İslamiyet'in hem de Kemalizmin laytlaştırılıp Protestanlaştırılması projesinde özel bir görev verilen Taha Akyol'un, TV. Programına çıkardığı, Kazım Karabekir'in torunu, Yrd. Doç. Dr. Pınar Akkoyunlu'nun da itiraf ettiği gibi: halk arasında daha dindar ve İslam'a taraftar zannedilen ve İslam'ı yozlaştırma girişimlerine hep karşı çıktığı ve Atatürk'le çatıştığı bilinen Kazım Karabekir:
-Atatürk'ün Balıkesir, Bursa'da dine fazla atıf yapılmasına karşı çıkıyordu.
-Meclisin açılışında dini törenlerin abartılmasına karşı çıkıyordu.
-Atatürk Sultan Vahdettin'in halife olmasını istiyor, Karabekir Abdulmecid'i öne sürüp buna karşı çıkıyordu.
-1933'te nutka nazire olmak ve Atatürk'ün anlatımlarını yalan çıkarmak üzere Karabekir'in hazırladığı- İstiklal Savaşımız" kitabı matbaa baskısı yapılıyordu. 1960'tan sonra basılıyordu.
–Musul:
Atatürk Karbekir'in Musul'a girmesini istiyor, ama o bunu dinlemeyip askerlikten istifa edip, meclise girerek muhalefete başlıyor.
-Şeyh Said:
Bu isyanın çıkacağını önce Atatürk'e ve hükümete rapor ediyor.. Recep Peker hükümeti güya dikkate almıyor. Oysa Karabekir ve sabataist gizli şebeke, bu isyanı teşvik ve tahrik ediyor. Kazım Karabekir'i Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Partisi) bu ihaneti yüzünden kapatılıyordu.
-Ve İzmir suikastına karıştığı için İstiklal Mahkemesine veriliyordu.
Ama sabık ve sadık dostu, İsmet İnönü tarafından kurtarılıyordu.
Atatürk ise, bütün orduyu karşısına almak, en azından ordu içinde bir kamplaşmaya sebep olmaktan çekindiği için, İnönü'nün bu iltimasına göz yumuyordu.
Hatta Kazım Karabekir'in daha etkili bir muhalefet cephesi oluşturmasın diye bir suikastta öldürülmesi bile düşünüldüğü yine İsmet İnönü'nün girişimiyle önlendiği söylenir.
Bundan sonra Kazım Karabekir ölümüne kadar Atatürk'le hiç görüşmüyordu.
Ancak Atatürk'ün ölümünden sonra, İsmet İnönü bütün bu Atatürk muhaliflerini 1939'da tekrar bir araya getirip önemli görevler ve yetkiler veriyor.
Yani gizli sabataist cunta böylece, Atatürk'ün hemen ardından İsmet İnönü eliyle çok sinsi ve sistemli bir karşı devrim gerçekleştirdi…
Ama buna da çok etkili bir hile ile "Kemalizm" adı verilip Atatürk'ten nefret ettirilme dönemi başlatılıyor.
Tam 12 sene,
- Atatürk'ün fotoğrafı devlet dairelerinden indiriliyor…
- Atatürk'ün resmi, paraların zerinden siliniyor.
- Atatürk'ün hayatına bile kastedecek kadar şerli şebekelerle ilişkileri ve çeşitli fesat girişimleri yüzünden, İstiklal Mahkemelerine düşen, resmi görevlerinden def edilen, Ölünceye kadar Atatürk'le görüştürülmeyen bütün şüpheli ve şaibeli kişiler, yeniden yetkilendirilip şereflendiriliyordu.
- Ve daha da beteri Atatürk'ün cenazesine vasiyet etmesine rağmen Çankaya'dan bir mezar bile reva görülmüyor, tam 12 sene Atatürk'ün İsmet İnönü ve sabataist cunta tarafından, sanki cesaretlendirilip kendisinden alınamayan intikamını cesedinden alır gibi Etnografya Müzesinin karanlık mahzenlerinde bekletiliyordu.
- Tarihte böyle bir muamele hiç kimseye reva görülmemiştir.
Şimdi, Atatürk'ün, "Türkçe ezan, Türkçe hutbe" gibi girişimleriyle ilgili, Muharrem Coşkun'un Milli Gazetedeki önemli tespit ve tahlillerini; birde belirttiğimiz mazeret ve mecburiyetleri bağlamında ve bizim bakış açımızla yeniden özetlersek, konu daha da aydınlığa kavuşacaktır:
Yabancı ses; "Tanrı Uludur…
Bu topraklarda "hortlak ses Tanrı Uludur"un minarelerden ilk yükseldiği günün üzerinden tam 74 yıl geçti… 29 Ocak 1932 tarihinde yani bir Ramazan ayında başlayan dinde reform girişimlerinin bir parçası olan Türkçe Ezan, ilk kez Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii minaresinden seslendirilmişti… Aslında Osmanlının Batılılaşmasını savunan kesimin son 200 yıldır istediği şey bu reformasyondu… Yeni dönem işte bu istekleri hayata geçirmek için oldukça elverişli görülüyordu. 1932 Ramazanına kadar çeşitli yıllarda nabız yoklamayla yapılan denemeler 1932 Ramazanında fiilen uygulamaya konulacaktı. Zaten ilk Türkçe hutbeyi Süleymaniye'de seslendiren Hafız Sadettin Kaynak'ın fraklı ve başı açık, cemaatin de fötr şapkalı olması bunun açık göstergesiydi… Aslında bu dönemde şahit olduklarımız, planları daha önceden yapılmış 200 yıllık büyük bir projenin parçalarından başka bir şey değildi… Bu bağlamda; son günlerde sıkça duymaya alıştığımız ‘Light İslam' ya da ‘Ilımlı İslam' deyiminin kaynağı da belki de asırlık projenin bir devamı olarak görülebilirdi. Osmanlı'dan Cumhuriyete, Cumhuriyetin ilanından bugüne, dine müdahalelerin temelinde hangi unsurlar yer alıyor?.. Pozitivizm, modernleşme ve batılılaşma hareketiyle başlayan, yeni dönemle hızlanan ‘dinde reform' ya da ‘dinin millileşmesi' projesiyle bugün seslendirilen Ilımlı İslam arasındaki farklar neler? Özellikle uygulamaya konulan Türkçe Ezan, Türkçe Kur'an, Türkçe Hutbe ve Türkçe Tekbir girişimleri toplum tarafından nasıl karşılandığı ve nasıl uygulandığı ayrıntılarıyla ele alınacak?.. Yakın tarihin bu en tartışmalı konularına belge ve kaynaklar yardımıyla ışık tutmaya çalıştık…
ABD, projeyi yakından takip ediyor
Bugün aleni ve "çağdaş" yöntemlerle uygulamaya sokulmak istenen planın başka versiyonları Osmanlı'nın özellikle son 200 yılında da kendini göstermişti… İslâm, geri kalmanın müsebbibi olarak sunulmuş ve reforme edilmesi gündeme gelmişti…
Bu girişimler dinin mabede hapsedilmesiyle başlanmıştı.. Din'in dili ve özüyle oynanmak istenmiş, bu; "Türkçe Kur'an, Türkçe Ezan, Türkçe Tekbir, Türkçe Sela, Türkçe Hutbeyle halka yansımıştı… İşin ilginci, bu girişimler yine dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Charles Sherill'in taktirini toplamış, dönemin hükümetine övgüler düzmüştü… Sherill, Bir zamanlar camii olan Ayasofya'da yapılacak Türkçe Tekbir ve Türkçe Kur'an gecesine eşiyle bizzat katılarak, projesini yakından takip ettiğini göstermişti…
Batılılaşma hevesi…
Prof. Niyazi Berkes'e göre, Türkiye'de modernite değişimi 17. Yüzyılda başlayıp, 19. Yüzyılda hızlanmış, yeni dönemle birlikte radikal bir karakter kazanmıştı… Lale Devri'yle birlikte askeri alanda başlatılan yenileşme, Batı'yı tanıma imkanı bulan aydın bürokrat kesiminde İslam'ı problem olarak görmeyi hızlandırmıştı… Batı'daki İslam aleyhtarı oryantalizm ve pozitivist akımların etkisiyle de Osmanlı aydın ve bürokrasisi, İmparatorluğun gerilemesinde sorumlu tek suçlu olarak İslam'ı sanık sandalyesine oturtmuştu. Yönetici elit, yenileşme çabasından başka yol olmadığını düşünüyor, bunun yolunuysa Batı tarzı yenilikleri en kısa sürede devreye sokmakta görüyordu… Bu batıcı kesime göre, geriliğe İslam sebep olmuştu ve dolayısıyla onun oluşturduğu geleneksel yapıdan sıyrılıp, her şeyle Batılı olmak gerekiyordu…
İslâm'a rağmen reform
1900'lü yılların başına gelindiğinde ise artık her şey için çok geçti… Önce 31 Mart Vak'ası, ardından 2. Meşrutiyet… İmparatorluk içerden ve dışarıdan müdahalelerle adeta can çekişiyordu… Sonunda 2. Abdülhamid' 1908'de tahttan indirildi…
Yerine geçen İttihat ve Terakki'nin planları arasında Batı'da olduğu gibi dini reformasyon planları da vardı… 2. Meşrutiyet'in hakim Türkçülük söylemi, dini, dini telakki ve yaşayışları da etkiler hale gelmiş, Ziya Gökalp'in tabiriyle "Dini Türkçülük" teklifleri etkisini artırmıştı…
Siyasi gelişmelerin, bu söylemin lehinde gelişmesi ise, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesinin sadece seslendirilmesine değil, adım adım gerçekleştirilmesine de zemin hazırlamıştı…
Kur'an'ın "halk türkçesine" çevrilme talepleri günden güne seslendirilir olmuştu… Ardından da deneme mahiyetinde önce dergilerde, sonra da kitap halinde Kur'an Türkçe haliyle basıldı… Tam metin olarak halk Türkçesi mahiyetinde ilk Türkçe çeviriyi ise Hıristiyan bir Arap olan Zeki Megamiz yapacaktı… Hıristiyan yazarın hazırladığı ilk Türkçe çeviri, önce tepki alır diye saklansa da sonunda 1914 yılında baskıya verilerek piyasadaki yerini alacaktı…
Paşaların yollarını ayıran tartışma
Cumhuriyetin ilanına 3 buçuk ay gibi kısa bir süre kala 14 Ağustos 1923'te de Ankara Türk Ocağı'nda verilen bir çay ziyafetinde, Mustafa Kemal, "Kur'an-ı Kerim'i Türkçeye aynen tercüme ettirmek" meselesini ortaya atacak, ancak Karabekir'in "Devlet Reis'inin din işlerini kurcalamasının doğru olmadığını söylemesi üzerine tartışma çıkacaktı.. Karabekir Paşa'nın bu çıkışına hayli kızan Mustafa Kemal ise, "Evet Karabekir! Arapoğlu'nun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur'an-ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım… Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler"[2]
Kazım Karabekir, Mustafa Kemal'le yaşadıkları tartışmayı İsmet İnönü'ye açtığında ise daha da ilginç cevapla karşılaşacaktır… İnönü, "müslüman olduklarından dolayı bugüne kadar istiklalin kendilerine verilmediğini ve müslüman kaldıkları sürece müstemlekeci devletlerin bilhassa İngilizlerin daima aleyhlerinde olacaklarını, hatta kazanılan istiklalin de daima tehlikede kalacağını" söyler…
19 Ağustos 1923 tarihinde de Mustafa Kemal'in de bulunduğu bir yemekte, İnönü ilginç bir inkılâp hamlesinden bahsedecektir… İnönü, "hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bu inkılabı yapamazsak, hiçbir zaman yapamayız" diyerek herkesi şaşırtacaktır…
Prof. Bülent Tanör, Diyanet'in, bundan sonra izleyeceği konumu şu şekilde açıklayacaktı: "Diyanet İşleri Başkanlığı, teknik bir kamu hizmeti kuruluşu olarak çalışıyor, rejimin talepleri doğrultusunda dinin kişiselleşmesine katkıda bulunuyordu… Yetkileri sınırlıydı, ruhani bir otoritesi yoktu. İslami kurallar öneremez, teolojik araştırma yapamazdı, dinsel mülk sahibi değildi. Kısacası DİB, laikleştirme politikasına dinsel meşruluk kazandırma görevi yüklenmişti… Devlet, dinin siyasal ve toplumsal alana karışması olasılığına karşı DİB'i kullanmaktaydı"[3]
İkinci Meşrutiyetten sonra Türkçe Kur'an ve Türkçe Hutbe sesleri artacak, hatta İttihatçıların mollalığını yapan Mehmed Ubeydullah Efendi, Talat Paşa'dan Türkçe namaz kıldırmak için izin dahi isteyecekti… Talat Paşa ise şartların buna elvermediğini söyleyerek bu talibi geri çevirmişti… Bu durum, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesinin Cumhuriyetten çok önce, özellikle İkinci Meşrutiyet'ten sonra sıkça gündeme geldiğinin açık göstergesiydi… Türkçe namaz konusu daha sonra 1913 yılında Şerafettin Yaltkaya tarafından ortaya atılacak ancak pek ilgi görmeyecekti… Aslında bu süreçte sadece Türkçe namaz değil, Türkçe Kur'an ve Türkçe Hutbe denemeleri yapılsa da, Cumhuriyetin ilanına kadar ciddi bir mesafe kat edilememişti… Yeni dönemde garpçılık anlamında uygulanan modernlikle, gelenekten bütünüyle kopulacak, redd-i mirascı bir politika güdülecekti… Geçmişin, geleneğin ya da dinin sembolleri, kurumları ve etkinlikleri radikal biçimde kaldırılacak, yerine modern kurumlar, modern değerler inşa edilecekti… Prof. Şerif Mardin'e göre de, Fransız devrimi ile Türk devrimi arasında ciddi farklılıklar vardı… Zira "Fransız devriminin arkasında milyonlarca insan kitlesi varken, Türk devrimi kitlelerce desteklenen bir hareket değildi…
Kimi tarihçilere göre de, Lozan görüşmelerine İsmet paşa ile birlikte giden ünlü Yahudi doktrincisi Haim Nahum'un Lozan'da batılı devletlere teminat verdiği ve bu yeni oluşumda aktif rol oynadığı belirtiliyordu… İddiaya göre Haim Nahum, hilafetin kaldırılıp, geçmişe ait bağlardan yeni devletin koparılacağı sözünü vermişti… Bu iddianın doğru olup olmadığı bir yana, ilerleyen yıllarda olayların gelişimi bu iddiaları doğrular mahiyette olacaktı… Nitekim Cumhuriyetin ilanının üzerinden bir yıl geçmeden de, 3 Mart 1924 tarihinde Meclis'te ivedilikle görüşülerek kabul edilen üç kanun yeni siyasi yapılanmanın istikametini göstermesi açısından önemli ipuçları verecekti… Aynı gün çıkarılan hilafetin kaldırılmasıyla ilgili kanunla, yeni devletin, İslam dünyası ile bağlarını koparacak, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile de medreselerin kapatılması sağlanacaktı… Böylece örgün din eğitimi büyük ölçüde, yaygın din eğitimi de tamamen ortadan kaldırılacaktı…
Batı basını bayram ediyor!..
Başta hilafetin kaldırılışı olmak üzere yapılan değişiklikler Batı dünyasında ise büyük yankı bulacaktı… Avrupalı ve ABD'li önde gelenlerle, basın neredeyse bayram ediyordu…
Boston gazetesi (Amerika): Türkiye halifeyi tekmelemekle kurtuldu.. Batılı temeller üzerine Cumhuriyet ilan ediliyor. Bugüne kadar kurulmuş bütün İslami devletlere temel teşkil eden dini kanun ve gelenekler dağıtılıverdi… Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dini kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor…"
İngiliz büyükelçisi Ronald Lindsay: "Laik Türkiye'nin müslümanları artık ingiliz imparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır."
Arnold J.Toynbee(İngiliz tarihçi): "Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslam dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır. Türkiye İslam'ın manevi önderliğini bırakıp, dünyevi bir hükümet kurup halifeyi sınır dışı edince, batılılaşmanın nimetlerine karşılık, İslam birliği ve İslam'ın desteğinden vazgeçer olmuştur. Ne olursa olsun halifelik İslam toplumunun en birleştirici ve İslam'ın geçmişi ile en güçlü bağı sayılmıştı…"[4]
Meşrutiyetten itibaren gündemden düşmeyen dini ıslahat meselesinin Cumhuriyetle birlikte "dinin millileşmesi ve anadilinin mabede girmesi" çalışmaları sırasıyla 1924, 1926, 1928 ve 1932 ramazanlarında gündeme getirilecekti…
Proje zaten, 2. Abdülhamid'i tahttan indirerek yerine geçen İttihat ve Terakki'nin planları arasında da bulunuyordu…
"Milli din" tezini savunanlar, yapmaya çalıştıkları ile Avrupa'daki reformasyon hareketi arasındaki benzerliklere dikkati çekiyorlardı. Reformasyonun, Avrupa'nın ilerlemesine katkısı öne sürülerek kendi projelerinin de aynı neticeyi doğuracağını ima ediyorlardı.
İlk Türkçe Kur'an denemesi
Bir kaç yakını haricinde, hiç kimse Mustafa Kemal'in bir kış günü Ankara'dan İstanbul'a gelmesiyle birlikte, Cumhuriyet tarihinin en büyük dini inkılaplarını başlatacağını kestiremezdi.. Oysa her şey 1932 Ramazan'ının 4. Günü yani 12 Ocak 1932 salı günü, Mustafa Kemal'in, Haydarpaşa Tren İstasyonu'nda maiyetiyle birlikte trenden inmesiyle başlamıştı…
Mustafa Kemal'in bu gelişinde, görünürde askeri tören yapılması da istenmemişti…
Bu hadiseden iki gün sonra, 20 Ocak 1932 tarihinde de, Mustafa Kemal aydın milletvekili Dr. Reşit Galip ile Antep Milletvekili Kılıç Ali'nin bulunduğu bir meclis'te, hafız yaşar okur'a bu cuma günü Yerebatan Camii'nde Türkçe Kur'an okuyacağını söyler… Reşit Galip ve Kılıç Ali'yi de bu hadiseyi gazetelere bildirmek ve bizzat Türkçe Kur'an merasimine nezaret etmek üzere görevlendirir…
Hafız Yaşar'ı çağıran Mustafa Kemal, kendisine, İstanbul'un musikiye aşina meşhur hafızlarının listesini hazırlamasını emreder ve bir sonraki cuma, yani 29 Ocak 1932 tarihinde de Sultanahmet Camii'nde aynı uygulamanın yapılacağını söyler…
Ertesi akşam da, İstanbul'un meşhur hafızları Dolmabahçe Sarayı'na davet edilir.. Dokuz kişiden oluşan heyeti, kendilerine riyaset etmekle görevlendirilmiş bulunan Reşit Galip karşılar… Reşit Galip hafızları karşılayıp Mustafa Kemal'in yanına sokmadan önce şunları söyler;
"Camilerde Türkçe Kur'an okuyacaksınız… İşte birer tane veriyoruz.. Evet, bu tercüme belki iyi değildir, çünkü Arapça'dan Fransızcaya ondan da Türkçeye tercüme edilmiştir… Bununla beraber Ankara'da bir heyet tarafından Türkçe bir Kur'an hazırlanmaktadır, bundan sonra camilerde ve namazlarda onlar okunacaktır…"
Reşit Galip'in, hafızlara dağıttığı Türkçe Kur'an, Albay Cemil Said'in daha önce Fransızca'ya, sonra da Türkçeye çevrilmiştir…
Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan toplantıda dört maddelik karar çıkar ortaya;
– Müslümanlığın bir Türk dini olduğu ispatlanacak
– İbadetin, Allah'la kul arasında olduğu tezi kafalara sokulacak
– İbadetin dilinin anadilde yapılması lazımdır inancı oluşturulacak.
– Bu fikirde ittifak hasıl olduktan sonra duaların Türkçeleştirilmesi için işbölümü yapılacak…
1928 yılında da İsmail Hakkı Baltacıoğlu, dinde reform taleplerini yeniden gündeme getirmişti… Baltacıoğlu tarafından hazırlanan "dini ıslah beyannamesi"nde ibadetlerin Türkleştirilmesi hatta yeniden düzenlenmesi öngörülüyordu.
Baltacıoğlu, Kur'an tercümesi ve ibadette reform çalışmalarında aktif olarak görev almıştı.. Kur'an-ı Kerim'de bazı ayetlerin çıkarılmasından, camilere ayakkabılarla girilebileceğine, camilere kiliselerde olduğu gibi sıralar yerleştirilmesi ve müzik eşliğinde ibadet edilmesi gibi radikal öneriler Baltacıoğlu'nun gündeme getirdiği bazı taleplerdi… Baltacıoğlu, bu çabaları nedeniyle Halk Partililerden de büyük destek alıyor, kendisine Luther yakıştırması yapılıyordu…
Dinin Türkleştirilmesi projesinin önde gelen aktörlerinden biri de Dr. Reşit Galip'di. Galib, Müslümanlık: Türk'ün Milli Dini isimli eserinde, "Şu halde din, dil vasıtasıyla insanın milliyetine girmektedir. Burada din, milli bir unsur oluyor. Binaenaleyh din, milliyetin birbirinden ayrılmaz bir parçasıdır" diyerek yapılacak reformların dil odaklı olacağına işaret ediyordu.
Frakla hutbe
Sıra Türkçe hutbeye geldiğinde ise tarihler, 5 Şubat 1932'yi, yani Ramazan ayının son cuma gününü göstermektedir.. İstanbul Süleymaniye Camii'nde okunacak Türkçe hutbe içinse, hafız Sadettin Kaynak seçilmiştir… Hafız Sadettin Kaynak fraklı, başı açık olarak çıktığı minberde, Mustafa Kemal tarafından da onaylanan o meşhur hutbesini, "ey ulu Tanrı…" ifadesiyle okumaya başlar…
Sadettin Kaynak, o günü hatıralarında anlatırken, hutbenin konusunun Mustafa Kemal tarafından seçildiğini, Mustafa Kemal'in kendi elleriyle Türkçe Kur'an'dan seçtiği ayetin ise Bakara Suresi'nin 11, 12 ve 13. Ayeti olduğunu yazar…
Bu ayetlerin Türkçesi ise, "O gafillere, ‘yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın' denildiği zaman, ‘biz bozguncu değil, ıslah istiyoruz' derler. Halbuki işte onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat ne yaptıklarının farkında değillerdir… Onlara, ‘insanların inandığı gibi inanın!' denildiğinde, ‘o beyinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanalım' derler.. Bilesiniz ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler" şeklindedir.
"İlk Nabız Yoklaması"
Dinde reform girişimine 1926 yılında seçilen aktörlerden biri, Göztepe Camii İmamı Cemaleddin Efendiydi…
Cemaleddin efendi, 1926 yılının ramazanında, Göztepe Camii'nde, ilk Türkçe namaz kıldırarak dikkat çekmişti… Cemaleddin efendinin bu girişimi her ne kadar ferdi bir çıkış gibi görülse de aslında bir nabız yoklamasıydı… Nitekim halktan gelen yoğun tepkiler üzerine Cemaleddin Efendi görevinden alınmış, ancak maaşı kesilmediği gibi bir kaç ay sonra da imam hatip mektebi muallimliğine atanmıştı… Dönemin Diyanet işleri reisi Rıfat Börekçi ise Türkçe namaz kılınamayacağını, namazlarda ayet ve surelerin orijinallerinin okunması gerektiğini söyleyecekti.
Ne var ki toplum hayatının kökten değiştirilmeye çalışıldığı bir dönemde, bu tür karşı çıkışlar pek uzun soluklu olamayacak ve ibadetlerin Türkçeleştirilmesine yönelik taleplerden vazgeçilmeyecekti…
Dinde reformcuların ilham kaynağı…
Dinin millileşmesi ya da milli din tartışmaları 1918 yılında dönemin şairlerinden Ziya Gökalp'in bir şiirine de konu olmuştu… Dil ve din bağlantısının belki de en meşhur ifadesi sayılan Ziya Gökalp'in yazdığı bu şiir, dinde reformcular için ilham kaynağı olacaktı…
"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın…
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!.."
Ancak çok geçmeden de beklenen tepkiler gelmeye başlar… Türkçe ezana en dikkat çekici tepki Bursa'da meydana gelir
Daha bir kaç yıl öncesine kadar, Kurtuluş Savaşı sırasında dine ve dindara gösterilen saygının gidip, yeni tavırların tersi yönde ilerlemesi, herkeste büyük şaşkınlığa neden olur… Ezan'ın Türkçe okunmasına tepki gösteren yüzlerce Bursalı Ulu Camii önünde nümayiş yapar…
Olayların büyümesi üzerine İzmir'e gidecek olan Mustafa Kemal karar değiştirerek, Bursa'ya hareket edecektir…
İslâm'ın gelişmesi baltalandı
"Milli Mücadele yıllarında Osmanlı döneminde olmadığı kadar önem kazanmışken İslam Dini, Cumhuriyetin ilanından sonra bu süreç hızla baltalandı… Oysa Mili Mücadele yıllarında milliyetçilik olmadığı için İslam yegane tutunum öğesi olarak kullanılmıştı… Yani İslam'dan çok faydalanıldı.. Hatta birinci Meclis'te çok sayıda sarıklı din alimi vardı… Meclis'in duvarında ise Kur'an-ı Kerim'den "Ve emrehu şura beynehüm" şeklinde, "Aranızda şura ile karar verin" anlamına gelen bir ayet bulunuyordu… Sonraki yıllarda tabi bu süreç hazla baltalandı.. 1928 Yılında İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun da aralarında bulunduğu bir komisyona İlahiyat Fakültesi'nde layiha hazırlatıldı… Camiye müziği ithal etmek, sıralar yerleştirmek, duaların Türkçe okunması bunlardan bazılarıydı… Tabii, Atatürk istemeden böyle bir çalışma yapılamazdı…
Elmalılı: "Türkçe Kur'an mı var be hey şaşkın!"
Sahih-i Buhari'yi tercüme işi Ahmed Hamdi Aksekili'ye, Kur'an-ı Kerim'i tercüme işi ise Mehmet Akif Ersoy'a verilmişti…
Ancak Mehmet Akif, ilk yıllardaki atmosferin giderek değiştiğini görünce, çevireceği Kur'an tercümesinin istemediği bir maksat için kullanılacağını anlamış ve aldığı ücreti iade ederek bu işten vazgeçmişti… Tüm ısrarlara rağmen de çevirisini yetkililere teslim etmemişti…
Kur'an-ı Kerim'i tercüme görevini daha sonra, meşhur müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır yerine getirecekti… Elmalılı da, Akif'le aynı endişeyi taşımakla birlikte, çevirdiği Kur'an'ın önsözüne, "Haşa Türkçe Kur'an" şeklinde bir ifade koyacaktı… Türkçe Kur'an olamayacağını anlatmak için kullandığı bu cümleyi, mukaddimeden çıkarması istendiğinde ise, bir adım daha atarak, "Türkçe Kur'an mı var behey şaşkın!" ifadelerine yer verecekti…
[1] Milli Gazete / 27.01.2006
[2] Söylev ve Demeçler / 1919-1937
[3] Tanör, Kuruluş Üzerine 10 konferans, 1920 sonları / 1996
[4] Türkiye Türkçesi – İst. 1971

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Kapısında kıtmir olmak, şereflerin en yücesi...
Üstadım Ahmet’tir, şanı Akgül’dür Dünyadan usandık, ukbada güldür İslam’ca yaşatıp, imanla öldür Cennetlerde zevku, sefanı…
Bizden söylemesi!.. Açılım sahtekarlığı sonunda tutanların elinde kalacak pimi çekilmiş bomba gibiydi. Şimdiden bazıları kendilerini…
“Allah; ihmal etmez, imhal eder (intikam için erteler)” hikmetince, Devlet de İhmal Etmez! Sadece Mühlet…
SAADET PARTİLİ YETKİLİLER AÇILIM SÜRECİNE DESTEK VERDİKLERİNİ AÇIKLAMAKTALAR. 28 ARALIK TARİHİNDEKİ ELAZIĞ İL KONGRESİNE KATILAN…
Erbakan Hocamızı açılım senaryolarına bulaştırma sahtekârlığı yapanlar! Milli Görüş Harekâtı içerisinde yer alıp, Siyonist işbirlikçilerinin…
Yeni Çözüm Sürecine (Türkiye'yi dağıtma senaryosunun son sahnesine) Merhum Erbakan Hocamızın istismar edilerek geçmişteki yüksek…
"Kuduz İsrail’in mazlum Filistin soykırımına rağmen, aylar boyunca gemiler dolusu malzeme gönderdikleri ortaya çıkan… En…
Âl-i İmran 194 Rabbimiz, elçilerin (vesilesiyle) va'ad ettiklerini bize de ver, (nimet ve nusretinden mahrum…
Kadın erkek, genci yaşlısı eder olup gidiyor, bu siyonist düzen bir hızar gibi param parça…