YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
693ffce79f1b1
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 0 5 8
Bugün : 17315
Dün : 52078
Bu ay : 634684
Geçen ay : 1284993
Toplam : 46323498
IP'niz : 18.97.9.169

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Kırklı yıllarda, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'a atfedilen bir söz vardır; "eğer komünizm de gelecekse, biz getiririz". Bu sözü, bazı bilgilerimizin ışığında sabetayizme bağlamak daha yerindedir. Çünkü sabataaistlerde ülkemize bir sahiplenme keşfediyoruz; hiçbir stratejik noktayı boş bırakmadıklarını görüyoruz. Buna İsamcılığı ve Kürt hareketinide mutlaka katıyoruz. Bu çerçeveden baktığımızda, sabetayizmin Türkiye solunu bıraktığını kesinlikle ileri sürmüyoruz; çünkü sabetayizmde herhangi bir kontrol alanını bırakma yoktur. Duruma göre hangi kadrolarla, hangi odaklarda yoğunlaştıklarını saptayabiliyoruz.

Fakat ağaçlara değil de ormana bakacak olursak, 1967 ve sonrası herhalde bir milattır. Bu tarihlerden sonra, ülkede sol boşaltılmış ve yeri (ılımlı) İslamla doldurulmaya başlanmıştır. Bunu, benim, Türkiye tarihinin üçüncü uzun iç savaşı dediğim bir dönemde, (l665-1967 yıllarını hep başlangıcı gösteriyorum), yürürlüğe konan bir doktrin ile, Türkiye'nin soldan boşaltılması ve (uyumlu) İslamla doldurulması olarak anlayabiliriz. Doldurulan İslam, önce (aslından ve) Araplar'dan uzak, ABD ve AB'ye yakın ılımlı ve emperyalizmle uyumlu bir İslamdır.

 

Haydi gelin, Yalçın Küçük'ün şu yazdıklarını birlikte yorumlayalım:

Çetin Altan, ellili yıllarda bugünkü ölçüde toplumsal sorumsuz ve büyük sermayeye yaslanmış olmasa da, yine de parlak bir eksantrikti ve hiç güven vermiyordu. Seçimlere yaklaşırken sol yazıyordu, fakat o dönemde dünyanın her yerinde bütün ağaçlar sola eğiliyor ve bütün kalemler sol döküyordu. Ama Ç.Altan nedense TİP üyesi olmuyordu, bir ayrıcalığının nedenlerini bulmak zordu. Bu nedenle eğer "sabetayist" iseler sol içinde bulunmalarını ve şöhrete tırmanmalarını, sabetayizm içi bilgilere ve dayanışmaya bağlamak zorundayız.

Kırklı yıllarda, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'a atfedilen bir söz vardır; "eğer komünizm de gelecekse, biz getiririz". Bu sözü, bazı bilgilerimizin ışığında sabetayizme bağlamak daha yerindedir. Çünkü sabataaistlerde ülkemize bir sahiplenme keşfediyoruz; hiçbir stratejik noktayı boş bırakmadıklarını görüyoruz. Buna İsamcılığı ve Kürt hareketinide mutlaka katıyoruz. Bu çerçeveden baktığımızda, sabetayizmin Türkiye solunu bıraktığını kesinlikle ileri sürmüyoruz; çünkü sabetayizmde herhangi bir kontrol alanını bırakma yoktur. Duruma göre hangi kadrolarla, hangi odaklarda yoğunlaştıklarını saptayabiliyoruz.

Fakat ağaçlara değil de ormana bakacak olursak, 1967 ve sonrası herhalde bir milattır. Bu tarihlerden sonra, ülkede sol boşaltılmış ve yeri (ılımlı) İslamla doldurulmaya başlanmıştır. Bunu, benim, Türkiye tarihinin üçüncü uzun iç savaşı dediğim bir dönemde, (l665-1967 yıllarını hep başlangıcı gösteriyorum), yürürlüğe konan bir doktrin ile, Türkiye'nin soldan boşaltılması ve (uyumlu) İslamla doldurulması olarak anlayabiliriz. Doldurulan İslam, önce (aslından ve) Araplar'dan uzak, ABD ve AB'ye yakın ılımlı ve emperyalizmle uyumlu bir İslamdır. Dolayısıyla sabetayizmin etkisi ve kazanımı iki yanlı olmuştur; bu dönemde hem itikadını ve hem disiplinini ve sonuç olarak hegemonik gücünü çok artırmış olduğunu da tespit ediyoruz ki, asıl kazanım buradadır.

Bunun tarihi bir başarı olarak kutlandığından kuşku duyamamalıdır, layık olmayanın fıkra yazarı, çarpık suratlıların yıldız, kekemelerin hatip, tüm cahillerin profesör, önce topa tutulanların başbakan yapılmalarını ve seviyesi düşmüşlerin en yücelere çıkarılmaları ve her noktaya daha çok sabetayist atadıklarını ve bir zafer bayramı yaşadıklarını anlıyoruz. Yalnız bütün bu adımların da yeni atıldığını hiç düşünmemeliyiz; türkoloji Batı'da ve kürdoloji Rusya'da kurulmuştu, her ikisinde de Yahudi kökenli kalemlerin çok etkin olduğunu saptıyoruz.

İslama el atılmasının ve İslami hizmet ve hareketlerin kontrol altına alınmasının tarihi ise daha eskiye dayanıyor: Osmanlı'daki büyük İslam alimlerinin bir bölümünün kripto-yahudi veya sabetayist oldukları zaten biliniyor. Cumhuriyet tarihinde ise sabetayist pek çok ilahiyat profesörü ve hatta Fakülte Dekanı biliyoruz. Başka çalışmalarımda, sabetayist mevlevi öğrenciler ve hatta şeyh fotoğrafları yayınlamış bulunuyorum.  Bektaşi pirleri arasında da sabataistler  var; ayrıca kabala ile nakşibendi yakınlığını belirlemiş durumdayız.

Bunlarda yenilik yok: asıl yenilik, Türkiye İslamından arabist bağlantıları kazımakta yatıyor ve belki bu, Amerika'ya yerleşmiş bir Şerif Mardin'in Said-i Nursiyi, ölçüsüz olarak göklere çıkaran kitaplar yazmasını da açıklıyor: Öyleyse, "vatan-turan" doktrini ile, başbakan veya cumhurbaşkanı olan, Halil Turgut Özal'ın, savcılıkça aranan Fethullah Gülen'i resmi köşkünde saklaması, Süleyman Sami Demirel'in iç Asya yöneticilerine, Gülen için tavsiye mektupları yollaması ve Mustafa Bülent Ecevit'in felsefi sohbetler yapması tutarlıdır: ikinci dizinin çok daha cüretkar olduğunu eklemek koşulu ile devamlılığı yazabiliyoruz. Öyleyse türkist ve hatta kürdist nakşibendilik, hem iç düzenleme ve hem de yeni Orta Doğu haritaları açısından tercihli bir hale gelebilmektedir: Hatta bunu kemalizmin gelişmiş şekli olarak takdim eden bir doktrinin çok gecikmeyeceğini tahmin edebiliriz. Bu durumda, İslamcılar arasında  ‘sabetayizmi' düzenin ve yeni Orta Doğu Projesinin garantisi sayan yaklaşımlar daha da anlaşılabilir olmaktadır.[1]

Şimdi, Yalçın Küçük'ün de tespitiyle, "1967 ve 1970'lerden sonra, Siyonist odakların ve sabataist cuntanın, sağdaki ve soldaki partileri de yine kontrollarinde tutmak şartıyla, ama asıl ağırlıkla güvenilir kadrolarını İsami hareket ve hizmetlere kaydırdıkları" tezi oldukça önemlidir ve pek çok sırların ve sorunların çözümüne anahtar rolü oynayacak niteliktedir.

Tarikat, tekke, dernek, dergi, meşrep (Nurculuk, Süleymancılık gibi) pasif İslami hizmetleri, İrancılık, Hizbullahçılık, Kaplancılık benzeri aktif hareketleri bir şekilde kendi güdümlerine alan bu Siyonizm-sabataizm denen şeytan şebekesinin Erbakan'ın başında bulunduğu Milli Görüş partilerini ve yan etkilerini kendi haline bırakacaklarını veya sadece dışarıdan yapacağı hücumlarla yetinip duracaklarını sanmak, Milli Görüşçü oluşumların ve yan kuruluşlarının içerisine ve genel merkezine sızmayacaklarını savunmak saflıktan da öte bir bilinçsizliktir.

Mütareke Matbuatı (Sömürge Basını) ve masonların medyası:

Yalçın Küçük "şebeke"sinde basının başındaki sabataist dönmeleri şöyle deşifre ediyor.

Osmanlı'nın yıkılış döneminde "Mütareke Matbuatı" sözü vardır ki, vatan hainliğiyle birdir. Bu, Birinci Dünya Savaşı sonunda, İstanbul'un işgal zamanlarını anlatmaktadır; o zamanlar Bab-ı Ali, "Mütareke Matbuatı" idi, bunların hepsi, iki genç hariç, işgalcileri savunuyor, Kurtuluş Mücadelesine küfrediyordu. Bu iki genç gazeteci, Falih Rıfkı ile Yakup Kadri idiler; şimdi, benzer iki genç var mı, acı da olsa bu soru isabetli görünüyor. Bab-ı Ali, (marazlı ve masonik medya) şimdi kompradorlardan oluşan kirli, etkili ve tehlikeli bir güç odağıdır.

Bugün artık "yüksek kapı" değil sadece Bataklık Kapısıdır; alt bölüm başlığı, bunu anlatmaktadır. Hepsi Komradorlardır ve rantiyeci baronlardır. Bu bataklığın kurutulması lazımdır. O.Pamuk ve A.Altan gibileri bunların şişirdiği balonlardır.. Bu bataklığı kurutmak aynı zamanda dış güçlerin müdahale ve manipulasyon kapısını da kapatmaktadır..

Bu bataklıkta, 1979 yılında, Milliyet gazetesinin başında Abdi İpekçi bulunuyordu; genel yayın yönetmeniydi. İpekçi'nin, tanınmış bir sabatayist aileden geldiğini ve sabatayistlerin de, girdikleri binaların merdivenlerinden hızla çıktıklarını biliyoruz. Kendisi lise mezunu olup, spor muhabirliğinden, bir gazetenin en sorumlu yerine hızla çıkarılmıştı, hep gıpta uyandırmıştır. Aynı zamanda, hükümette ise Bülent Ecevit vardı, başbakandı ve Bab-ı Ali'de fıkra yazarlığı yapacağı zamanlar yalnızca Milliyet'i seçiyordu. Yetmişli yıllarda bu ikinci başbakanlığı oluyordu ve kişiliğini tartışma konusu yapmamakla birlikte, Ecevit Hükümetleri dönemini, kamu yönetiminde ve diğer kilit noktalarda, sabatayistlerin hızla çoğaldıkları bir zaman kesiti olarak görüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi'ne yakın bir fıkra yazarı kimliğine sahip olmayan İ.Cem İpekçi'nin TRT'nin ve Nezih Neyzi'nin denizcilik iletmelerinin başına getirilmelerini hatırlamak yeterlidir.

Yaptığım araştırmalar, aynı yıllarda doğmuş olsalar da, Bülent Ecevit ile Orhan Pamuk'un babası Gündüz Pamuk'un okul arkadaşı olmadıklarını ortaya çıkarmaktadır; Ecevit, gayri müslim, tabii sabatayist ve çok az sayıda olsa da Türk-müslüman ailelerin çocuklarını gönderdikleri Robert Kolej'de okurken, Pamuk da sabatayist bir lise sayılan Işık Lisesi'ndeydi. Pamuk, Rahşan Aral ile aynı kentte, İzmir'de dünyaya gelmiş, İstanbul'daki Işık Lisesi'nden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'nden çıkmıştı; bu dönemde de, Bülent Ecevit ile yolları kesişmiyordu. Gündüz Pamuk, hep özel sektörde ve Koç Holding'te çalıştı ve Koç'un, Aygaz işinde Genel Müdürlük yapıyordu. Gündüz Pamuk işte böyle gaz tüpleriyle uğraşırken, Ecevit'in ikinci başbakanlık denemesinde, 1978 yılında, birdenbire devlet kuşuyla buluştu ve çok önemli bir kamu kuruluşuna, Petkim'e gene1 müdür yapıldı; bunun çok cömert bir devlet kuşu olduğundan şüphe yoktur. En stratejik sanayi olan petrol ve kimya sektöründe çok önemli bir kamu kuruluşu, kamuda hiçbir deneyimi olmayan, Gündüz Pamuk'a emanet ediliyordu.

Evet, Gündüz Pamuk, Orhan Pamuk'un babasıdır ve Kırmızı romanının başkahramanlarından Şeküre'nin de eşiydi, kızlık soyadı "Basman"; güzel, ancak tam burada bir özete ihtiyacımız görünüyor. Bir: Milliyet'in başında sabatayist ve güçlü Abdi İpekçi var. İki: Hükümet kanadında sabatayistler çok güçlüdür. Üç: Çok güçlü Koç Holding'in yöneticilerinden Gündüz Pamuk, tam bu sırada, ülkenin en büyük kamu kuruluşlarının birinin genel müdürüdür. Bu özetten, en az akıllıların bile çıkaracakları bir sonuca yaklaşmış durumdayız.

Zorunlu sonuç ise şudur: "Romancı" olacaksa, Orhan Pamuk için altın tarih budur, yani 1979 yılıdır. İki: Gerçekten de bu yıl, Orhan Pamuk'un "romancı" ilan edildiği yıl olmuştur. Üç: Kuşkusuz bu ilan, Milliyet gazetesinin "roman" yarışı vesilesiyle olmak zorundadır ve öyle yapılmıştır.

Bir soru olabilir; peki jüri nasıl ikna ediliyor, böyle bir soruyu, Türkiye'de ancak en az akıllılar ve saf insanlar sorabilirler. Türkiye'de gazetelerin yarışmalarında jüri koltuğuna hep en saygın (!) isimler oturuyorlar; yalnız bu kimseler yalnızca çok saygın değil aynı zamanda çok zariftirler. Gazete yöneticilerini kıracak herhangi bir karar aldıklarını bilmiyoruz. Ben burada bu zarif jüri üyelerini açıklamak istemiyorum; bu bağlamda, böyle bir açıklamanın zarif olmayacağını düşünüyorum.

Öneli bir nokta var daha; 1979 yılı, Milliyet roman yarışmasında birincilik iki kişi arasında paylaştırılmıştı, bu da ilgi çekicidir. Ben bunlardan birisinin hak ettiğini ve mağdur edilmek istenmediğini ve diğerinin de kayrıldığını düşünme eğilimdeyim; birisi Mehmet Eroğlu ve diğeri de O. Pamuk idi. Öyleyse bu yıl: Orhan O. Pamuk, sabatayizm ve Amerika Birleşik Devletleri için çok önemlidir. Yeni romancı, Milliyet'te 29 Nisan 1979 tarihinde ilan edilmişti; Türkiye'nin bu yeni romancıyı duyduğu tarih işte budur. İkincisi, yıllar sonra Cevdet Bey ve Oğulları adıyla bilinen bu çalışma, yarışmaya "Karanlık ve Işık" olarak girmişti. Demek, O. Pamuk'un Nova Vita'sında yüzden fazla tekrarlanan "ışık" burada bir kez daha karşımıza çıkıyordu. Babası Gündüz Pamuk, Işık Lisesi'nden mezun olmuştu, herhalde O. Pamuk da öğrencilik yapmıştır ve çeşitli kayıtlara göre de Abdi İpekçi, okula Işık'ta başlamıştı ve orada sabataist "Işık" kazanmıştı; herhalde tesadüf sayamayız.

Bu malum medya satarlar? Burada, mankenleri, yıldızları ve mafya babalarının yatak odalarından şöhrete kavuşan şarkıcıları hatırlamak durumundayız; her işlerinde büyük kazançlar elde ettiklerini ilan ediyorlardı ve vergi memurlarını karşılarında görünce de "reklâmdır, ne inanıyorsunuz" diyorlardı. Orhan Pamuk ve Ahmet Altan'ın "çok sattığı" laflarını çıkaran daha bu yayıncılarıdır ve yayanlar da bataklık matbuatı ve bunlara ait televizyonlardır. Bu çok satış rakamlarına, bataklık matbuatı, yayıncı şirketlerden daha çok muhtaç haldeler; yoksa bunları ayakta tutmaları imkânsızdır. Bataklık matbuatı, kuklalarını yaşatmaya mahkûmdur; çünkü kolonyal-emperyal sistem için, kompradorları yaşatmak esastır.

Orhan Pamuk'un, romanlarını sadece bir anı olarak, sabatayistlerin satın aldığını düşünebiliriz; o da okumak için değil, evlerindeki dinsel kitapların yanında saklamaları normaldir. Anti-kemalist cilveleri ve tarikat yönelmeleri nedeniyle islamcıların da kokladıklarını düşünsek de artık bu tür okuyucuların fazla kalmadığına hükmetmek yerindedir. Ahmet Altan'a gelince, bir tek edebiyat okuyucusunun bile satın aldığını hem düşünemeyiz ve hem de bir tek işaret yoktur; bununla birlikte, "lüks" otobüs ve uçak terminallerinde, önemli ölçüde, satılması mümkündür. Görece olarak gelirleri yüksek olan bu okuyucular, okumaktan çok göz gezdirirler ve isimlerinden başka yanını hatırlamadıklarını biliyoruz. Bunlardan ayrı olarak Ahmet Altan'ın son iki nesrinin, islamcı okuyucu bulduğunda da şüphe yok; fakat 11 Eylül 2001, New York Savaşı, hem islamcı okuyucuyu ve hem de Ahmet Altan'ı bir dönemece getirmiş durumdadır.

Masonik Matbuat, bunları ayakta ve canlı tutmak zorundadır. Her yeni gelişme, ideolojik sektörün kompradorlarını canlı ve hatırda tutabilmenin bir aracı sayılıyor; 11 Eylül 2001 tarihli New York Savaşı da böyle oluyordu; geçmişinde hiçbir düşünme süreci olmayan Orhan Pamuk, bir yandan "ben Amerikalıyım" derken, diğer yandan da, öz vatanı (!) Türkiye'yi tökezletmenin yollarını arıyor, Türklere hakaretler yağdırıyor ve arkadan bıçaklamak üzere fırsatlar kolluyordu. Ve bütün bunlara ruhsatı, Siyonist patronlardan alıyordu..

Siyasi ve askeri sabataistlere gelince:

ABD eski büyükelçisi M. Parris'in yazdığı, 17 Nisan 2001 tarihli, Turgut özal Memorial Lec-ture'u var; İnstitute, Özal'ın unutulmasını istemiyor ve adına program koymuş durumdadır ve bu konuşmasında Parris'in hala Özal'ın ölümüne ağladığını görüyoruz. Ancak yine de bir teselli söz konusudur, çünkü Parris, Ecevit Hükümeti için, Özal'dan sonraki en etkin ve verimli hükümet, "the most productive and effective of any since the time of Ozal" tabirini kullanıyor; bu değerlendirme de, Washington'un yeni bir Özal ihtiyacı kalmadığı teşhisimi doğruluyor. Dernek, Washington'a göre artık Ecevit, "ikinci Özal" olmuştur ve üçüncüsü de bulunmuştur. Recep Tayyip Erdoğan![2]

Ambasador Parris'in konferansında, bir önemli tespit şudur; Amerika'da Rusya danışmanlığı, Mısır uzmanlığı, İran uzmanlığı bir meslektir ve Parris, Türkiye uzmanlığının olmadığından ve işe yaramadığından yakınmaktadır, doğrudur. Yahudi Mark Parris, bu nedenle Washington'da Türkiye kararlarının üstünkörü,  alınmasını eleştirmektedir ve bunları The Washington Institute'de dile getirirken bu boşluğun artık bu Institute tarafından doldurulduğunu dillendirmiş oluyor ki, bu da doğrudur. Parris, Ecevit'in "ulu" dediği bu enco'yu, bu sözlerle olmasa da göklere çıkarmaktadır. Türkiye ile ilgili kararlar şebekesinde üstün bir yerdedir.

Nasıl övüyor, önce bir digressiona izin olduğunu sanıyorum; Parris yahudidir. Kendinden önceki Ankara büyükelçileri Abramovitz veya Grossman da yahudi idiler, Türkolojide ve hem de diplomaside, Türkiye ilgisinin bir yahudi mesleği olduğu yollu bulgumu tekrarlıyorum. Bunun simetriğini de görüyoruz; henüz güçlü bir hipotez sayabiliriz. 27 Mayıs 1960 Devrimi sonrasında asılan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu sabatayist idi. 27 Mayıs'ın yerine Dışişleri Bakanı yaptığı Selim Sarper'in da sabatayist olduğunu ileri sürebilecek durumdayım ve 12 Mart'ın Dış işleri Bakanı Osman Olcay'ın sabatayizmi konusunda kuşku bulunmamaktadır.. Daha sonraki yıllarda Dışişleri Bakanı Tansu Çiller'in sabatayizmini gösterebilmiştim, Çiller'in başbakanlığında Dışışleri Bakanı Emre Gönensay'ın sabatayist olduğu Londra'da yazılmıştır ve yine Çiller'in Dış Bakanları'ndan Coşkun Kırca'nın da sabatayist olduğu konusunda bir ısrar var. Kuşkusuz sabatayist-perver Ecevit'in şimdiki Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi'ye, ABD'nin önceki Dış Bakanı Yahudi Albright'ın "Yişmail" diye İbrani ismiyle hitap ettiğini biliyoruz. Bu listenin, eski niteleme ile "tadadi" değil "temsili" kabul edilmelidir, eksiklikleri var; bu yeni açıklıklar çerçevesinde ben şimdi, sabatayist-perver Ecevit'in ilk Dış Bakanı Turan Güneş Hocamızı da incelemek gereğini duyuyorum; sevimliydi, ancak, hep Koç Holding ve Washington çizgisini izliyordu ve bu alanda sözüne güvenebileceğimiz Ilgaz Zorlu Ecevit'in ilk hükümeti döneminde, Deniz Baykal ile birlikte kamu yönetimine sabatayist yerleştirdiklerini ileri sürüyordu. İddialarını devrettiği oğlu H. Güneşin de bütün iddialarını bırakarak, K. Derviş gelince "işte mesihim" demesi ve bu sayede sütun ve kanal mikrofonu elde etmesi dikkat çekicidir. İncelenmesi gerekiyor, bunu not ediyorum. Çıkan sonuç şudur; öyleyse, Türk Dışişleri Bakanlığı, sabatayist bir yuva, Parris'insözcüğü ile bir "niche" durumundadır.

M. Parris, konuşmasına başlarken, Institute'ün başında bulunan Martin Indyk'i çok övmektedir, yahudi olduğunu tahmin etmek zor olmamalıdır; ancak benim kısaca ekleyeceklerim var. Martin İnduk Avustralyalı, çok yakın zamanda ABD yurttaşı oluyor, Clinton Tel Aviv'e büyükelçi atıyor, tekrar merkeze dönüyor, fakat Rabin başbakan olunca, Indyk'i yine büyükelçi olarak sipariş ediyor, o da İsrail'e gidiyor. Saddam'a karşı Irak muhalefetini yönettiğini biliyoruz; hepsi güzel, ancak, ABD Dışişleri Bakanlığı, ne olduysa, ansızın, bakanlıkta her odaya girmesini yasaklıyor, güvensiz sayıyor; bu bir skandaldır ve bundan İsrail'e, Amerika'dan daha çok bağlı olduğunu çıkarabiliyoruz. Demek enstitünün başında bir ara Washington'un bile sadakatından kuşkulandığı bir yahudi oturuyor; bu bir, buna ek olarak, Parris, "no one deserves more credit than Alan Makovsky" diyerek, enstitinün Türkiye ile ilgili çalışmalarının bütün onurunun Makovsky'ye ait olduğunu belli ediyor; Parris'e göre, yine yahudi Makovsky, burada, Türkiye çalışmaları için ayrı bir bölme, bir "niche" yaratmıştır. Öyleyse Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye masası burasıdır ve başında eski bir diplomat olan ve "Provide Comfort" sırasında Kuzey Irak'ta da çalışan Makovsky bulunmaktadır. (Yani ABD'nin Türkiye ile ilgili dış politikasını, İsrail yanlısı Yahudiler ayarlamaktdadır. A.A.)

Tahmin edileceği üzere Makovsky'nin dükkanından geçip de kendisine, "Türk- Amerikan ilişkilerinin gelişmesine katkılarından" dolayı teşekkür edenler arasında bir Türk Cumhurbaşkanı da bulunmaktadır; Makovsky'nın Orta Doğu üzerinde master çalışmaları olmakla birlikte doktorası yoktur, ancak, Demirel de, Institute'deki konuşmasına, "I wish to thank Dr. Alan Makovsky" diyerek, Makovsky'nin hatırını alma ve hürmetlerini sunma konusunda Ecevit'e katılmaktadır. Öyle anlıyoruz ki, Makovsky, burayı, hem bir süzgeç ve hem de bir yetiştirme yuvası olarak kullanmaktadır, buradan geçen bazı isimleri sayabilecek durumdayız.

Parris, Makovsky'nin enstitüde, kendisi için, bir "niche" oyduğunu tespit ediyordu, Niche: duvarda kutsal emanetler için bir oyuk veya hücre anlamındadır; Makovsky'nin hücresinde subaylar için de bir programı var ve buradan şimdiye kadar Deniz Kuvvetleri'nden Albay Osman Fevzi Güneş, Kara ve Hava Kuvvetleri'nden Albay Bertan Nogaylaroğlu, Sedat Değerli, Haldun Solmaztürk, Ahmet Özalp ile Yarbay Erdal Öztürk ve Fuat Çalışır'ın geçtiğini görüyoruz. Çevik Bir ise zaten buranın müdavimidir; kayıtlardan en az iki kez Makovsky'nin hücresine girdiğini çıkarıyoruz. Londra'da yayımlanan Impact dergisine göre sabatayist Çevik Bir, İsrail ile yakınlaşmanın da mimarıdır ve adı Dervish ile parti kuracaklar arasında geçmiştir. Hiç raslantı saymıyoruz.

Herhalde Cengiz Çandar bu hücre ile bağlantılı olmasaydı şaşırırdık; araştırıyoruz ve Makovsky ile bağlantılı olduğunu saptıyoruz. Bunun önemi şudur, islamcı medyada bile Dervish'in imanlı savunucularının başında yer alıyordu ve önceleri sabatayist olmadığı konusunda bir dezenformasyona teşebbüs etti ise de vazgeçtiğini haber alıyoruz. Tabii yahudi kökenli dış politika yazarı, Milliyet'ten Sami Kohen de Makovsky'nin hücresinde konuşma yapmıştır; sabatayist-perver Ecevit'in önde gelen bakanlarının da buraya giderek hem aydınlattıkları ve hem de aydınlandıkları anlaşılmaktadır. İsmail Cem İpekçi ile Şükrü Sina Gürel, bizi yanıltmıyorlar, yalnız, Hikmet Sami Türk'ün, Türk Savunma Bakanı olarak, 3 Mart 1999 tarihli gününü Makovsky'nin oyuğunda geçirmesi, yine de beklenmeyen bir durum idi, çünkü ne de olsa dini bütün ve hac farizesini yerine getirmiş bir bakandır. Gerçi Türk'ün bu tarihli gezisinden sonra bir süre Cumhurbaşkanlığının en güçlü adayı olarak davrandığını görüyor ve ancak nedenini bilemiyorduk; belki de Makovsky'nin, "Yişmail" Cem'den habersiz olarak böyle bir iması olmuştur.

Bir bölümünün sabatayist olduğunu saptadığımız Makovsky-niche bağlantılı diplomatları ve üniversite mensuplarını bir kenara bıraktığımızda, "a leading scholar on political islam" nitelemesiyle, Turan Güneş Hocamız'ın damadı Sencer Ayata'nın da hücreden geçtiğini okuyoruz; tam bir ilişkiler ağı ile karşılaşıyoruz. Sanki, ortaçağdan bir ilişkiler ağını çözüyoruz. Bir de şu var, Makovsky'nin hücresinden geçenlerin tamamının sadece ordu mensuplarını ayırıyoruz ve şimdi AKP yanlısı olduklarını anlıyoruz. İster hükümet içinde ve ister basında, isterse üniversitede, hepsinin imanlı bir Dervish partizanı olarak çıkmalarıdır. Önemli olan budur, hücreden geçenlerin hepsi, İsrail'e imanlıdır ve Makovsky-Dervish Komplosu son derece açıktır.

Daha da önemlisi bunu saklamak istememeleridir. Nitekim Dünya Bankası Başkanı J. Wolfenshon, Le Monde'un, "peki Türkiye ve Arjantin'e somut olarak ne yaptınız?" sorusuna, kahkaha atarak, "pour commencer nous avon envoye Kemal Dervis" cevabını veriyor ve Dervish'in Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olduğunu da yalanlamaktan ve benim Aydınlık'ta yazdığımı doğrulamaktan, çekinmeyerek, "un des directeurs de la Banque mondiale" sözleriyle, sadece daire başkanlarından birisi olduğunu belirtiyordu; bunun bir tek amacı olmalıdır. Bu, işgal altına alınmak üzere olan Türk halkının, onurunu, kendisine güvenini ve umudunu kırmak içindir; önce Ecevit-Bahçeli Hükümeti ile şimdi AKP eliyle Washington, ülkemize ve halkımıza bunu layık görmekte ve bunu uygulamaktadır.[3]


[1] Yalçın Küçük / Tekeliyet – Sh: 353-354. sadeleştirilerek

[2] (AA)

[3] Yalçın Küçük / Şebeke – Sh:303-306

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Necati AKGÜL

Necati AKGÜL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...