YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e7d6f7ec8eb
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 1
Bugün : 55046
Dün : 58085
Bu ay : 1213891
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53358949
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Fehmi Koru E. Org. Hilmi Özkök'ten Medet Bekliyor ve Hüseyin Kıvrıkoğlu'na Yükleniyor!

"Hilmi Özkök bugün pekâlâ Abdullah Gül'ün yerinde oturuyor olabilirdi. Çankaya Köşkü'nde… Cumhurbaşkanı olarak…

O aday olsaydı 367 çoğunluğu aranmayacağı için cumhurbaşkanlığı seçimi de tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşirdi. Ak Parti kendisini aday gösterir, CHP uzak dursa bile DYP ve ANAP'tan destek alınabilirdi. Kaldı ki, 2005 yılında, Deniz Baykal'ın etrafına, "Hilmi Özkök'ün ahlâkı, zihniyeti Cumhurbaşkanlığına yakışır ama AKP aday göstermez; keşke Özkök gibi biri cumhurbaşkanı olsa" dediğini biliyoruz.


Ne oldu da yarış başlamadan ortalıktan çekildi Hilmi Özkök, hatırlayanınız var mı?

Şimdilerde eski Genelkurmay Başkanına övgüler düzen Ertuğrul Özkök'ün yönettiği gazetede "Hilmi Özkök cumhurbaşkanı adayı olacağı için AKP'nin dümen suyundan gidiyor" ve "Kendisini Çankaya'ya hazırlamak için görev süresini uzatacaklar" yollu yorumlar çıktı. Hilmi Özkök şerefli bir asker, sırtındaki üniforma yara almasın diye, "Ben aday olmayacağım, görev sürem bittiğinde Genelkurmay Başkanlığında da bir gün fazla kalmam" açıklamasını yapıp kendisini bağladı. Kendisini bu kadar keskin bir sözle bağlamamış olsaydı, şartlar, onu Çankaya'ya çıkarabilirdi.

Bu konuyu şimdi ele alışım, kronolojik olarak öyle geldiği için '12 Mart' üzerine başlayacak bir tartışma yerine 28 Şubat dönemiyle ilgili bazı bilinmeyenlerin ortalığa dökülmesi yüzünden… Selefi Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun önce görevde bir yıl daha kalmak için lobi yaptığını, sonra da zamanında ayrılma şartı olarak "Yerime Hilmi Özkök gelmesin" emrivakisinde bulunduğunu Hilmi Özkök'ün kendisi bile yeni öğrenmiş… Kıvrıkoğlu "İrticayla ben daha iyi savaşırım" deyip süresinin uzatılmasını Ecevit'ten istemiş; tanıklar öyle diyor…

Bir başka olayı daha bu vesileyle öğrendik: Meğer Mesut Yılmaz 2000 yılında Demirel'den boşalan Çankaya Köşkü'ne çıkmak niyetindeymiş; Kıvrıkoğlu dönemin başbakanı Ecevit'e gidip "Ya siz olun" demiş, "Ya da hükümetten kimse olmasın!" Cumhurbaşkanlığı yolu böyle tıkanan Mesut Yılmaz da, sıra Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin uzatılması için yasa çıkarmaya geldiğinde, "Olmaz!" demiş…

"Yerime Hilmi Özkök gelmesin" şartını geçersiz kılan da yine Mesut Yılmaz'ın anti-Kıvrıkoğlu tavrı olmuş… Org. Hilmi Özkök Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan o anda emekli edilseymiş Org. Kıvrıkoğlu'nun arzu ettiği gibi, Jandarma Genel Komutanı iken Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na (KKK) getirilen Org. Aytaç Yalman Genelkurmay Başkanı olacakmış… KKK Komutanlığı'na gelmesine muhakkak gözüyle bakılan Org. Edip Başer, Org. Yalman'ı yükseltebilmek için, sürpriz biçimde emekli edilmiş…

Ne entrikalar bunlar…

Benim anlamadığım şu: Biz her yıl ağustos ayında gerçekleşen terfi ve atamaları, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin gelenekleri içerisinde, kıdem ve liyakat esaslarına uygun olup bitiyor sanıyoruz. Oysa şu sıralarda ortalığa dökülen gerçekler, durumun hiç de bildiğimiz gibi olmadığına işaret ediyor. Ayak oyunları, klancılık, liyâkata aldırmazlık geçerli oluyormuş meğer…

Bence Çankaya'dan uzak durmamalı Hilmi Paşa; çok özel danışman olarak Cumhurbaşkanı Gül'e yardımcı olmalı"[1] diyerek Hilmi Paşanın himmetine niye sığınıyor?

Mesut Yılmaz denen dış güçlerin adamı Bilderbergci Mason, niçin Hüseyin Kıvrıkoğlu'na karşı çıkıyor?

"2002 Temmuz'unda Başbakan Ecevit, Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu ile Başbakan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel'i Başbakanlık Konutu'na çağırdı.

Dışarıdan bakıldığında gündem olası Irak müdahalesiydi. Ama bu hiç konuşulmadı; Ecevit, bölgedeki olası gelişmeleri dikkate alarak YAŞ'ta komuta kademesinin değişmesini istemediğini belirtti, Kıvrıkoğlu'na, "Görev sürenizi uzatalım" önerisi yaptı.

Diyalogu şaşkın izleyen Gürel, oraya çağrılma nedenini ancak Ecevit, "Konuyla ilgili koordinasyonu siz sağlayın" dediğinde anladı.

Gürel, ilk ziyaretini Cumhurbaşkanı Sezer'e yaptı. Süreci gizli götürmek için de Köşk'e, 5 Numaralı arka kapıdan girdi.

O ilk buluşmada, Sezer, "Sistemle oynamak sakıncalı olmaz mı, hükümetin durumu nedeniyle, yasa çıkarmada zorluk yok mu?" sorularını yöneltti. Sezer'in çekinceleri üzerine Gürel, bu kez gizlice Genelkurmay'a gitti.

Başbakanlık Konutu'ndaki buluşmada, Gürel "Uzatma kararının öncesi var sanki" diye düşünmüştü; Kıvrıkoğlu'nun istekli tutumu karşısında o gün bu düşüncesi daha da güçlendi.

Bu tutum Gürel'i, bir kez daha aynı kapıdan Köşk'e taşıdı. Sonuç yine değişmeyince Genelkurmay'a ikinci gizli ziyaretini yaptı.

Bu sırada gizli görüşmeler Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan beri Kıvrıkoğlu ile tartışmalı olan Mesut Yılmaz'ın kulağına gitti.

Yılmaz, hemen Ecevit'e, "Koalisyondan ayrılırız" mesajını iletti.

Özkök'ün gelişi, Başer'in gidişi nasıl oluyor?

Durum zorlaşınca çarenin, Köşk'te dörtlü zirvede aranması benimsendi.

Sezer, bu yüzleşmede de isteksiz davranınca Ecevit ve Gürel sessiz kaldı.

Bu toplantı sonrası Gürel, bir tur daha yapsa da sonuç alamayınca Özkök'ün atanması kesinleşti.

Özkök'ün yerine de Kara Kuvvetleri'ne Org. Edip Başer gelecekti.

Kıvrıkoğlu'na bildirme görevi de Gürel'e düştü. Sonucu kabul eden Kıvrıkoğlu'nun bir önerisi vardı:

"Yeni Kara Kuvvetleri Komutanı da Org. Edip Başer olmasın."

Gürel'in ilettiği öneriye, Ecevit ve Sezer, "O atamada Genelkurmay Başkanı'nın tercihi kabul edilebilir" deyince, sorun halledildi.

Böylece Özkök'ün ataması Başer'in emekliliği ile sağlanabildi"[2] diyen yazar acaba lafı nereye getirmeye çalışıyordu?

Hüseyin Kıvrıkoğlu'ndan Papora Yiyen M. Ali Birand Kendi Aklınca Tehditler Savuruyor!

Hüseyin Kıvrıkoğlu Mehmet Ali Birand'a: "İddialarınızı ispatlayın!"

Mehmet Ali Birand denen mason şöyle yazmıştı:

Daha önceki bir yazımda, 24üncü Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün nasıl sert bir kampanya ile karşı karşıya kaldığına değinmiş ve o dönemde kulislerde, bu kampanya'nın bir önceki Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu tarafından körüklendiği söylentilerinin dolaştığına dikkat çekmiştim.

"Bu dönemde en çok duyduğumuz söylenti, eski Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu'nun bu kampanyayı körüklediğiydi. Doğrusunu söylemem gerekirse, o dönemde Kıvrıkoğlu'nun böyle bir şey yapacağını tahmin etmemiştim. Bir eski Genelkurmay Başkanı'nın, yerine gelen bir silah arkadaşına böyle bir tepki koyması düşünülemezdi. Şimdi, Hürriyet'te Şükrü Küçükşahin'in son günlerdeki yazılarından anlıyoruz ki, böyle bir tutumun nedenleri başkaymış. Org. Kıvrıkoğlu da hiç saklamıyor. Özkök'ü irtica ile mücadelede zayıf buluyormuş. Demek ki, Özkök'ü hırpalayabilirmiş"

Sayın Kıvrıkoğlu bu yazıma bir açıklama yollamış.

"Siz kitapları ve yazıları tarafımdan okunan bir yazar değilsiniz. Sizi, bazı televizyon kanallarında ve gazetelerde hakkınızda yapılan yayınlardan tanıyorum" diye başlayan açıklamanın tonu her satırında biraz daha ağırlaşarak devam ediyor ve sonunda "Bu suçlamanıza dayanak olarak ta bu konudaki söylentileri ve benim Genelkurmay başkanlığına yeni bir kişi önermemi gösteriyorsunuz. …Sayın Birand şimdi sizi yazdıklarınızın arkasında durarak bu kampanyayı körüklediğim şeklindeki iddianızı ispatlamaya davet ediyorum." diye bitiyor.

Sayın Kıvrıkoğlu'nun bu açıklamasını sütunlarıma almak, benim yazarlık görevimdir.[3]

Aynı kişi AKP ve DTP'yi kapatma davalarıyla ilgili de, üstü kapalı tehditler savurmuştu.

Kürtçülük suçlamasıyla kapatılan ilk parti, 1968'de Kürt sorununa parmak basan İşçi-Çiftçi Partisiydi ve oyu birkaç yüz binden fazla değildi. Bugün DTP Türkiye genelinde iki milyonu aşan seçmenden oy alıyor.

Bugünkü manzara daha ciddi.

AKP ve DTP, kapanma talebiyle Anayasa mahkemesindeler.

Kendi seçtiğimiz, oylarımızla Meclis'e soktuğumuz bu partileri şimdi mahkemeye şikayet ediyoruz. Bir başka deyişle, Türkiye'nin kaderini, yönetimini 11 yargıcın yorumuna ve kararına bırakıyoruz.

Peki, bu işin sonu ne olacak?

AKP ve DTP kapatılırsa, bu insanlar "Ne yapalım, hukuk ve yargının karşısında boynumuz kıldan incedir" dedikten sonra, köşelerine mi çekilecekler sanıyoruz?

Hayır tam aksine, sokağa ineceklerdir.

Haklarını aramaya çıkacaklardır.

İşte Türkiye o zaman gerçek bir kaosu, gerçek bir istikrarsızlığı görecektir.

Kapatılan parti mensupları orada da kalmayacaklar ve başka isimlerle yeni partiler kuracaklar ve yeniden seçime gideceklerdir. Muhtemelen de, dün yüzde 47 oy alan AKP bu defa daha yüksek bir oranla seçim kazanacaktır.

DTP, Güneydoğu'da kaybettiği oyları geri kazanacağı gibi, PKK'nın kaybolan prestijini elde etmesine yardımcı olacaktır. Dünkü teröristler, yarın Demokrasi havarisi giysileriyle karşımıza çıkacaklardır.

Sonra ne yapacağız?

Parti kapatmakla başa çıkamayınca, Askeri darbeye mi kışkırtacağız?

Korkuyorum.

Gidiş bu yöndedir.

Şu anda 28 Şubat müdahalesinin bir başka şeklini yaşıyoruz. Soli Özel buna "Yargının 28 Şubatı" diyor. Kimin 28 Şubatı olursa olsun. Ülkedeki laik güçler çok kararlı görünüyorlar. Aksi halde böylesine bir girişim yaşanmazdı. Eğer bu tempoda gidilirse, ilerde askeri kışkırtıp, işi zorla darbe çılgınlığına kadar götürebilirler.[4]

TSK'ya Yönelik Operasyonları Planlayan Merkez: Ankara'daki 35 kişilik CIA-Pentagon heyeti ne yapıyor?

Ses kayıtları, çete operasyonları… Hepsinin hedefi ortak: TSK'nın önümüzdeki yıllardaki komuta kademesini belirleyecek 30 Ağustos YAŞ toplantısı öncesinde ön alma çabası mı? Operasyonu yapan merkez, ABD'ye rağmen TSK'nın Irak'ın kuzeyine kara harekâtı yapma kararlılığını ortaya koyan yapıyı dağıtmak ve tasfiye girişmek amacında mı?

Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Başkanı Bush ile 5 Kasım 2007'deki görüşmesinden sonra Ankara'ya sessiz sedasız bir heyet gizlilik koşulları altında taşındı mı? Heyette üst düzey subaylar ve subay görünümünde istihbaratçılar var mı? 35 kişiden oluşan CIA-pentagon karma heyeti, Amerikan Büyükelçiliği yakınındaki bir binaya konuşlandı mı?

Sabataist Cunta ve Masonlar Ordumuzdan Ne İstiyor?

AKP'nin Günahları Niye Erbakan Hoca'ya Yükleniyor?

"Son günlerde yeniden yükselen askeri darbe söylentilerinin nedenlerini doğru algılayıp amacını doğru okuyabilmek için geçmişteki darbelerin seyrine sebep ve sonuç ilişkilerine bakmak gerekir.

Önce Cumhuriyet'in ilk askeri darbesi 27 Mayıs'ın asıl nedenine ve sonucuna bir bakış atalım…

Osmanlı'da Meşrutiyet'in ilanıyla hayata geçirilen çok partili demokratik hayat Cumhuriyet'in ilanıyla sona erdi. İttihat ve Terakki Partisi'nin devamı olarak kurulan CHP tek parti diktasıyla ülkeyi muhalefetsiz yönetti.

Yıllar öncesinden demokratik ortamı idrak etmiş Osmanlı elitlerinin sesi CHP'nin tek parti yönetiminde demir yumrukla susturulduysa da bu, muhalefetin sinmesi ve yeraltına inmesi ötesinde bir sonuç doğurmadı.

Kendilerinin tasfiye edilip Mustafa Kemal ekibinin yönetime getirilmesini içine sindiremeyen etkin İttihatçılar Osmanlıya karşı yürüte geldikleri gizli muhalefeti bu kez Cumhuriyet yönetimine karşı başlatarak İzmir suikast planını yaptılar. Bunlardan 17'si idam edilip 150'si yurt dışına sürüldü.

Yeniden çok partili hayata geçiş Sabetayist aileler ve kadrolar arasındaki bu iç iktidar kavgaları nedeniyle sancılı başladı. Tek parti yönetiminde halkı ezen CHP, seçimle iktidara gelen DP'nin 10 yıllık iktidarı boyunca seçim kazanma umudunu yitirince alternatif çıkaramayan demokrasi yeniden bu kez fiili olarak tek parti diktatörlüğüne döndü.

Bu tıkanıklığı giderip çok partili hayatı yeniden dizayn etmek için yapılan 27 Mayıs darbesi ile ülke yeniden CHP'ye teslim edildi. Ancak artık pandoranın kutusu açıldı ne kadar eski ve yeni klik varsa dönemin iki kutuplu dünyasında ABD ve SSCB manipülasyonlarıyla ortalığı kapladı. Ordu içinde oluşan çeşitli gruplar bir bir darbe girişimleriyle şanslarını denemeye kalkıştılar.

12 Mart Muhtırasını hazırlayan grup bütün bunlara son vererek ülke siyasetini ABD ve SSCB ekseninden çıkartıp milli çizgiye getirmeyi amaçlamıştı. ABD durumu tersine çevirmek için 12 Eylül 1980 darbesini planladı ama yeniden ipleri elinden kaçırdı.

Altı kalın çizilmesi gereken bir temel husus şudur: Bugün laik cumhuriyet kazanımlarının tehlikede olduğu yaygarasını koparıp orduyu müdahaleye çağıran Sabetayist Toplum unsurları 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri için de aynı çağrıları yaptılar. Ama sonra dehşet bir asker karşıtlığı ile orduyu yıprattılar.

12 Eylül yönetimi 1982 anayasasını hazırlayıp referanduma götürürken karşı çıktılar, aleyhte çalıştılar. Demokrasiye geçiş için 1983 seçimine askeri konseyin destek verdiği Org. Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ile İsmet Paşa'nın özel kalem müdürlüğünü yapmış olan Necdet Calp liderliğindeki Halkçı Parti'ye (HP) karşı çıktılar.

Dahası, demokrasiyi işletmesi öngörülen bu iki alternatif partiye karşı iki alternatif parti kurdular. MDP'ye karşı BTP (Büyük Türkiye Partisi), HP'ye karşı SODEP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti)'i kurdular. Askeri konsey BTP'yi kapatınca yerine ANAP'ı kurdular.

ABD Yahudi Cemaatinden bir heyet, referandum sonucu Devlet Başkanı sıfatını kazanan Kenan Evren'i ziyaret ederek ANAP'ın da seçime sokulmasını sağladı. Ve Turgut Özal'a açık destek vererek tek başına iktidar yaptılar.

ANAP'ın kurucu lideri Başbakan Turgut Özal, 12 Eylülcülerden hesap sormak yerine darbe lideri Kenan Evren ile işbirliğine başlayınca sağcılarıyla, solcularıyla tek yumruk olup kendisine karşı cephe açtılar.

Yani laiklik bahane… Asıl dertleri ülke yönetiminin ve imkânlarının Sabetayist unsurların elinden gitmesidir, laikliğin elden gitmesi değil!

Sabetayist Toplum unsurları 28 Şubat sürecinde de aynı yaklaşımı sergilediler…

Hatırlayın, 28 Şubatçılarla işbirliği yaparak Başbakan olan Bülent Ecevit'in DSP'sini kim dağıttı? İsmail Cem ve Kemal Derviş değil mi? Bunların ikisi de Sabetayist toplumun en bildik isimleriydi.

Peki, neden kendisi de Sabetayist olan Başbakan Ecevit'e birden öylesine yüklenip partisini dağıtıp hükümetini yıktılar?

Ordunun iktidar kanadı 28 Şubatçı generalleri tasfiye edip Ecevit Hükümetini bütünüyle kontrolüne almıştı da ondan!

Irak işgali ve Kıbrıs konusunda askerin kontrolündeki Ecevit'i kullanamadıkları için koalisyon hükümetini yıkan ve kurdurdukları AKP'yi destekleyerek 3 Kasım'da iktidar yapanlar onlardı.

Peki, şimdi AKP iktidarı ile ne alıp veremedikleri var; laiklik elden gidiyor yaygaralarıyla neden hücuma geçtiler?

Türk Silahlı Kuvvetleri bölgede caydırıcı güç olmasın, Türkiye o sayede bağımsız politikalar izleyip çıkarlarını korumasın diye; dünya siyonizmi ve içerideki uzantısı Sabetayist Toplum unsurları darbe tezgâhları hazırlayarak iç karışıklıklar çıkartmaya çalışıyorlar"[5] deniyordu, ama satır aralarında AKP'yi aklama hatta kahramanlaştırma çabaları da gözlerden kaçmıyordu. Erbakan Hoca'nın "Beni bunların günahına ortak etmeyin" uyarıları dikkate alınmıyordu. Hatta 20 Şubat 2008'de Recep T. Erdoğan Milli kahraman ilan ediliyordu:

"Evet, Başbakan Erdoğan pervasızca ve fakat ancak muhataplarının hak ettikleri kadar sert konuşmalar, eleştiriler ve suçlamalar yapmaktadır.

Sadece dış güçlere karşı değil, onların içerideki uzantılarına ve temsilcilerine de aynı pervasızlık ve sertlik içinde hitap edip meydan okumaktadır.

Çete ve mafya gruplarına karşı sistematik ve etkili bir mücadele başlattı, büyük bir kararlılıkla sürdürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki çete uzantılarının temizleneceğini de açıklamış bulunuyor.

Genel seçim öncesi 27 Nisan gece yarısı Muhtırasına Başbakan Erdoğan ve Hükümet sözcüleri o güne kadar eşi görülmemiş sertlikte cevaplar verdiler.

Başbakan Erdoğan TÜSİAD ve Barolar Birliği gibi dış güdümlü oldukça güçlü sivil toplum kuruluşlarına azarlayıcı ifadelerle cevaplar verdi hep.

Büyük holding sahiplerine, büyük medya patronlarına karşı da asla sözünü esirgemeyip gerektiğinde haşlamaktan geri durmadı hiç.

Başbakan Tayip Erdoğan'ın üzerine gitmediği kuruluş, sözünü esirgediği kimse ve kesim yoktur.

Cüneyt Ülsever gibi birçokları Başbakan Erdoğan 22 Temmuz 2007 seçimindeki başarısı nedeniyle şımardı, zafer sarhoşluğu ile ne dediğini ve ne yaptığını bilmiyor diyorlar. Bu hiçbir doğruluk payı olmayan büyük bir yanlıştır.

Çünkü Başbakan Tayip Erdoğan bu pervasız çıkışları, sert konuşmaları seçim sonrasında yapmaya başlamış değildir. Kaldı ki bütün iç ve dış güç odaklarının olağan dışı engellemelerine, şiddetli karşı çıkışlarına rağmen kazandığı 22 Temmuz seçim başarısı da öylesine ve tesadüfî değildir.

Başbakan Erdoğan, bu güçlü, etkili, kararlı, sert, pervasız çıkışları ve sonuç alıcı hamleleri yaparken gücünü ülkenin yönetimini elinde tutan üstün siyasi akıldan almaktadır.

Yoksa elbette ki emperyalist güçler ve içerideki uzantıları Başbakan Tayip Erdoğan'ın ipini böyle uzun etmezlerdi!" deniyordu ve AKP'nin bütün melanetleri yine Hoca'nın sırtına yükleniyordu.


[1] 14 Mart 2008 / Yeni Şafak / Taha Kıvanç

[2] 10 Mart 2008 / Hürriyet / Şükrü Küçükşahin

[3] 23 Mart 2008 / Milliyet

[4] 17 Mart 2008 / Milliyet

[5] Başyazı / Elaziz

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ufuk EFE

Ufuk EFE

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...