Get Adobe Flash player
Reklam

TÜRK TARIMININ İFLASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Küresel sömürgecilerin direktifleri ile yürütülen tarım politikaları insanlığı açlığa mahkûm etti!

IMF Politikaları Sonucu Türk Tarımı Can Çekişiyor!

Türkiye'deki fahiş gıda fiyatı artışlarına dikkat çeken uzmanlar sorumlunun, kârını küreselleştirmek için Ortadoğu'da kanlı bir pazar kuran ırkçı emperyalistler ve onların işbirlikçileri olduğunu söylüyor.

 

Türkiye'de yaşanan siyasi ve ekonomik gerginlik, enflasyon ve gıda fiyatları üzerinde kaygı verici etkiler meydana getirmeye başladı. Türkiye, 1960'larda tarım üretiminde kendisine yeten dünyanın yedi ülkesinden biri olmakla övünürdü. Yanlış tarım politikaları, teşviklerin düşürülmesi, kredi batağına itilen çiftçi, sanayileşme ve köyden kente göçle birlikte bu iddia bir hayal oldu. 1980'lerde ise tarımda, hayvancılıkta verilen teşvikler turizme, hizmet sektörüne kayınca 50 yıllık plansızlığın sonucu başta buğday olmak üzere birçok temel gıda maddesini ithal eden bir ülke konumuna geriledik.

1999 yılından bu yana Türkiye'de tarım politikaları dünyanın para tekelini elinde bulunduran IMF ve Dünya Bankası'nın insafına terkedilmiş durumda. Son aylarda meydana gelen gıdadaki fiyat artışı, IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere emperyalist tekellerin ülkemiz tarımı üzerinde oynadıkları oyunun sonucudur. AKP hükümeti, IMF ve Dünya Bankası'nın emirleri ile tarımdaki tüm destekleri kaldırdı. Tarımdaki destekleme kuruluşları özelleştirildi. Bu IMF güdümlü neoliberal tarım politikaları sonucunda, birçok tarım üreticisi mesleğini terk ederek tüketici konumuna geçti. Uygulanan IMF politikaları nedeniyle çiftçiler yoksullaşıp üretimden vazgeçtikçe, 2 milyon hektar arazi üretim dışına çıktı.

Artık dışa bağımlıyız, tarımdaki bu tablo ürkütüyor!

Geçmişte buğday, fındık, tütün, pamuk vs. ihraç eden; pirinci, mısırı, fasulyesi, kendine yeten Türkiye, bugün maalesef dışa bağımlı hale gelmiştir. Birçok çeşit tahıl üretiminin yapılabildiği bir ülke olan Türkiye'de, insanların sabahın 05.00'inde Halk Ekmek Büfeleri önünde kuyruğa girdiğini görmek gerekiyor. Mesele sadece son aylarda artış gösteren pirinçten ibaret değildir. Asya ve Afrika başta olmak üzere dünyanın tüm yoksul ülkelerinde insanlar açlık yüzünden ölüyor ve artık isyan ediyor. Amerika'da bile karne ile aşevleri önünde kuyruğa girip bir tas sıcak yemek alan yüz binlerce insan var. Türkiye'de de dünyada da, insanı önemsemeyen, sömürüye odaklı tarım politikaları artık iflas etmiştir. Çünkü IMF politikaları ile açlığın ve yoksulluğun ne kalktığına ne de hafiflediğine şahit oluyoruz. Pazarını ve kârını küreselleştirmek için Ortadoğu'da kanlı bir petrol pazarı kuran, işgallere girişen ırkçı emperyalistler, bugün açlıktan isyan noktasına gelen insanlara şaşırarak, hümanist yaklaşımlar sergilemeye çalıştıkları tiyatrosunu oynuyorlar.

Her gün "850 milyon insan" yatağa aç giriyor!

Bütün dünyada her gün 850 milyon insanın yatağa aç bir şekilde girdiğine işaret eden BM raporu, 1 milyar insanın günlük kazancının bir doların, 2 milyar insanın günlük kazancının ise 2 doların altında olduğunu açıkladı. UNICEF 2008 Çocuk Durum Raporu'na göre, gıda yoksulu ülkelerde her yıl 1000 çocuktan 119'u beşinci yaş gününü göremeden yaşamını yitiriyor. 21 Afrika ülkesi gıda yardımı alıyor. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü FAO ise bu yıl 36 ülkede toplam 1.1 milyar kişinin gıda yardımına muhtaç olacağını açıkladı. FAO dünyada gıda stoklarının 1980 seviyesine kadar gerilediğini de açıkladı. Brookings Enstitüsü'nün yayınladığı rapora göre de 2020'de orta sınıf, dünya nüfusunun tam yüzde 52'sini oluşturacak. Rapora göre orta sınıfı hızla büyüyen ve güçlenen ülkelerin başında Brezilya, Endonezya, Türkiye ve Vietnam geliyor.

100 Milyon kişi açlıkla karşı karşıya bulunuyor

Mısır, Filipinler, Haiti gibi ülkelerde 3 yılda ikiye katlanan gıda fiyatları ayaklanmalara yol açması, fiyatların müsebbibi olarak gösterilen Dünya Bankası'nın bile ürküttü. Dünyadaki politikaları ile yoksul ülkeleri açlığa mahkûm eden para tekeli Dünya Bankası'nın Başkanı Robert Zoellick, son üç yılda gıda fiyatlarının ikiye katlanmasının, geliri düşük ülkelerde 100 milyon insanı açlığa itebileceğini tahmin ettiklerini söyledi.

Türkiye'de ise son 6 ayda pirinçte yüzde 130, kuru fasulyede yüzde 160, nohutta yüzde 175, bulgurda ise yüzde 100 fiyat artışı oldu. Küresel düzeyde yaşanan kuraklığın neden olduğu ve özellikle Asya ve Afrika merkezli gıda krizi, tüm dünyayı etkiliyor. Asya'da temel gıda maddesi olan pirinç stoklarının tükenmesi ile baş gösteren kriz, ülkemizde de pirincin, spekülatörlerin stok fırsatçılığı yüzünden zamlanmasına neden oldu.

İstatistikler korkutuyor

- Gübredeki fiyat artışı 2007 yılında yüzde 56 oldu.

- 1991 yılında 750 bin hektar olan pamuk ekim alanı 550 bin hektara geriledi.

- 2006'da 1 milyon ton olan ayçiçeği tohumu üretimi, 2007'de 750 bin tona düştü.

- Buğday üretimi son birkaç yılda 21 milyon tondan 19 milyon tona geriledi.

- 2002 yılından bu yana yaklaşık 1 milyon kişi tarım sektöründen koptu.

- TÜİK verilerine göre küçük esnafa ait iş yerlerindeki kapanışlar yüzde 225 arttı!

- Fındık girdileri yüzde 150 arttı!

- Gıda fiyatlarındaki yüzde 1'lik artış, dünyada 16 milyon insanın açlık sebebiyle ölümüne neden oluyor.

- Pirinç 2 katı pahalanınca, pirinç ihracatçısı 40 ülke ihracatını dondurdu.

- Ülkemizde kişi başına yıllık pirinç tüketimi 5-6 kg. arasında. Bu oran gelişmiş ülkelerde 50 kg.

Tarlada 90 Kuruş, markette 5 YTL'ye satılıyor

Fahiş artışlarla Türkiye'nin gündemine oturan, marketlerin önünde kuyruklara neden olan pirinç, üreticiden 90 kuruşa satın alınıyor ancak pirincin fiyatı markette 5 YTL'ye çıkıyor. Tarladan sofraya gelirken fiyatı 8 kat artan pirinç, çeltik halinden pirince dönüştürülünce fiyatı 1,5 YTL'ye toptancıya satılıyor. 1,5-2 YTL arasında perakendeciye satılan pirincin fiyatı, marketlerde ise 5 YTL'ye çıkıyor.

Ekonomist Mustafa Sönmez: İthal ettikçe batıyoruz!

Bugün tüm dünyada gıda fiyatlarında artış ve gıda stoklarında azalma var. Bunun başlıca sebebi, küresel ısınma ve kuraklıktır. Enerji ile ilgili olarak da gıdanın kullanılması, gıdadan elde edilen biyo yakıttan enerji üretilmesi daralmayı artırıyor. Türkiye'deki fiyat artışlarının arkasında da hem kuraklık hem de tarıma önem verilmeyen politikalar yatmaktadır. İnsanlar köyden kente göç ediyor, köyler boşalıyor. Tarımla uğraşan nüfus azaldıkça, tarımsal üretim de azalıyor. Türkiye'de yanlış tarım politikaları yüzünden tarımda aşağıya doğru gidişat var. Hükümetin tarıma yönelik destekleri azaltmasıyla birlikte, tarım girdi fiyatları fahiş arttı. İthalatla açığı kapatmaya çalışıyorlar fakat bu çözüm değildir. Hükümet bu yönde politikalar geliştirmedikçe, sorun daha da katlanarak büyüyecektir.

Köylümüz bitiyor ve batıyor

Türkiye köylüsü feci durumda. Son birkaç yılda karnı zor güç doyan köylü, yüz binler, hatta milyonlar halinde toprağını terk ediyor. Bu köylü, Tarım Bakanı Mehdi Eker'in ve hele R.T. Erdoğan'ın kendi iktidarları zamanında görevlendirdiğini sabah akşam her vesileyle anlattıkları köylü. Köylü öyle feci durumda ki, kimileri borçlarını ödeyemediği için hapiste, kimileri icra dairelerinde. Bir önemli kısmı ise Anayasa Mahkemesi'nce iptal kararı verilmeden topraklarını yabancılara satmış, onu harcamakla meşgul. "Hazıra hazine dayanmaz" diye Anadolu'da yaygın bir atasözü vardır. Köylü de bu paranın biteceği daha kara günleri tevekkülle bekliyor. Her ülkede ve hele AB ülkeleriyle ABD'de böyle durumlarda köylünün imdadına devlet koşar. Cumhuriyet'in son yıllarına kadar bizde de böyleydi. Ne var ki emperyalistler yani ABD ve AB ülkeleri yöneticilerimizi kandırdılar, "bırakın o köylüyü" dediler. "Biz onun ürettiğinden daha ucuza her şeyi veririz". Verdiler de, Yunanistan'dan pamuk ihraç etme başarısını bile gösterdiler. Çünkü oralarda çiftçiler kullandıkları mazotu, Türk çiftçisinden çok daha ucuza buldular. Zamanında daha ucuza gübre bulup tarlalarına ekebildiler. Sağlıklı tohumluğu daha ucuza buldular. Üstelik devletten dolgun sübvansiyonlar aldılar.

Geleceğin en riskli 5 ülkesinden biri Türkiye oluyor

Televizyonları her açtığınızda ya da iktidar taraflıları da dahil gazete ve dergileri bile açtığınızda, esnaf ve köylünün feryatları ile karşı karşıyasınız. Ya da ilgililerin kandırmacalarıyla. Paramız yetmeyince "faizi biraz fazla tutun, dünyada para mı yok" diye öğütler verdiler. 2001'den 2007 sonuna kadar Türkiye 500 milyar dolar faiz ve anapara olarak borç ödediği ve dışarıya toprak, sanayi kuruluşu ve banka, sigorta şirketi, fabrika olarak 100 milyar dolar varlık sattığı halde, özel ve kamu sektörü olarak 280 milyar dolar borçlandı. Yani, 500 milyar dolar anapara ve faiz olarak borç ödedik. 100 milyar dolar sattık. Gene de belimizi doğrultamadık. Nereden belli?

Bazı işaretleri sayalım:

Dışarıdan tohum, gübre, tarım ilacı gelmeden çiftçimiz toprağa ekin ekemiyor.

Dünyada en pahalı akaryakıt ve elektrik Türkiye'de.

Dünyada kentlerde en pahalı su Türkiye'de.

Yılda ülkeye 50 milyar dolar net borç para girmese, sanayimiz yeterince hammadde, yedek parça bulup da çalışamıyor.

Dünyada en yüksek faizle borçlanan ülke.

Basiretsiz ve hiçbir zaman doğruları söylemeyen yöneticilerimiz bizi ne denli avutmaya çalışsa da uluslararası önemli kuruluşlar Türkiye'yi geleceği en riskli 5 ülke arasında sayıyor.

Devlet tahrip ediliyor

Şimdi bu açmazlardan ülkeyi kurtaracak kurumlar ya satıldı ya da etkinlikleri azaltıldı. Çiftçiyi korumak için ucuza tohum veremezler. Çünkü eskiden bu işi gören Devlet üretme Çiftlikleri ya satıldı ya da kiralandı. Çiftçinin üzerindeki faiz yükünü azaltamazlar. Faizleri genel olarak düşüremezler, akaryakıtı ucuzlatamazlar. Ülkeyi Osmanlı'nın son günlerindeki durumuna düşürdükleri için oradan kurtuluşu getirenlere ve lider Atatürk'e hınçlarını saklayamaz hale geldiler. Devletin ekonomisini yıktılar, şimdi Adalet Sistemi'nin yıkılışını tamamlama gayreti içindeler.

İktidarın sonu şimdiden görünüyor

Dillerine doladıkları "biz gidersek AB projesi çöker". Yandaş yazarlar, bakanlar, başbakan ve güya tarafsız Cumhurbaşkanı ve BMKM Başkanı bunu dillerine pelesenk ettiler. Sanki AB'ye girme Türkiye'ye büyük yarar sağlarmış gibi. AB kapitalizminin son bunalımı getirdiği yıkımı atlatmak için kan ter içinde çalışıyor. İngiltere ekonomisi şimdiden çökmüş durumda. ABD ve AB son bunalımı aşmak için 1 trilyon dolar bastılar, gene bastılar, yine de bunalımı atlatabilmiş değiller. Yani AB eski deyimle, "Muhtac-ı himmet bir dede-Nerde kaldı gayriye himmet ede". Kaldı ki, en çok aldatılanlar kurnaz zannedenlerdir. İslamcı AKP iktidarının egemen olduğu bir Türkiye'yi içine almaz. AKP ve AB liderleri birbirleriyle karşılıklı oyun içinde. Resmi beyanlarında bile AB Hırvatistan'a Birliğe giriş tarihi olarak 2010'u, Türkiye'ye 2023 yılını gösteriyor.

Siz AKP'liler kimi kandırıyorsunuz? İktidarınızın sonu şimdiden göründü.[1]

Gıda Krizinde Soros Parmağı Çıkıyor...

Son zamanlarda bir anda bütün dünyanın gündemine oturan gıda krizinde Soros parmağı tespit edildi. İşte Soros'un krizdeki rolü...

Bir anda bütün dünyanın gündemine tahıllardaki fiyat artışı ve buna bağlı olarak gıda fiyatlarındaki artış ve ekmek bulma kavgaları oturdu. Gıda fiyatlarındaki katlanan artış başta İtalya, Mısır, Haiti, Özbekistan ve Endonezya'da kitleleri sokağa döktü.

Bu görüntü önümüzdeki dönemlerde daha ciddi sorunların yaşanabileceğinin işareti olarak değerlendirilirken, bugün neredeyse 1 milyarı aşan açlık sınırındaki insan sayısının tahıllardaki gıda artışı ile ikiye katlanacağı belirtiliyor. IMF ve Dünya Bankası yetkilileri dahi Bangladeş, Mısır, Sudan, Etiyopya, Güney Amerika'daki artan yoksulluğun daha da ciddi boyuta ulaşacağını ve bunun sosyal sorunlara sebep olabileceğini ifade ediyorlar.

AKP; Anayasal Görevini Değil, Cargill Görevini Yerine Getiriyor!

"Anayasa'mızın 45. maddesi devlete "tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme" görevini vermiştir.

Devletin yürütme organı ise şu an için seçimle iş başına gelmiş olan AKP hükümetidir.

Verdiği kanun teklifi ile Bursa Orhangazi'de verimli tarım arazileri üzerinde kurulmuş olan Amerikan Cargill firmasına 26 Mart 2008 tarihinde af çıkmasını sağlayan AKP Bursa milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu,

1999 yılında Fazilet Partisi milletvekili iken Cargill konusunda Meclis kürsüsünden ateş püskürüyordu. Meclis tutanaklarından (09.02.1999 tarihli 51. Birleşim)...

"Değerli arkadaşlarım, İznik Gölü çevresi, hepinizin malumları olduğu üzere, Türkiye'nin en verimli arazilerini barındırıyor.

Ayrıca, bu yöre, Türkiye'de yegâne tatlı içme suyu ve sulama suyu havzası olarak bölgemizde bulunuyor. Ama, ne yazık ki, 20 nci Dönem içerisinde ve bilhassa 55 inci hükümet döneminde bu göl etrafına sanayi tesisleri kurma noktasında bir yarış başlatıldı.

... İznik Gölü kenarında, çevre bilincine ve Bursa 2020 Planına aykırı bir şekilde, Cargill adında bir firmanın, çevreyi kirletecek ve sulanabilir tarım alanları ve hatta İznik Sulama Projesinin başladığı ve bir kısım yatırımın da yapıldığı alan üzerinde büyük bir tesis kurmakta olduğunu, 23.7.1998 tarih ve 127'nci Birleşimde gündem dışı bir konuşmayla Yüce Heyetinize arz etmiştik.

Aynı anda, 8 Temmuz 1998 tarihinde, Bursa 2'nci İdare Mahkemesinin 98/508 sayılı kararıyla da yürütmenin durdurulduğunu öğrendik ve bunu değerli heyetinize arz ettik. Ne yazık ki, bu karara ve halen hukukî tartışmalar devam etmiş olmasına rağmen, Cargill inşaatı devam etmekte, fabrika yapılmakta, sanki hukukî mercilerden, bu firmaya, siz merak etmeyen, siz yatırımınızı yapın, biz bu işleri düzeltiriz dercesine, büyük bir cesaretle yatırımlar yapılmaya devam edilmektedir.

Halkımızın, böyle bir yatırıma değil, yerine karşı çıktığını, bu yatırıma izin verildiği takdirde, diğer yatırımları da beraberinde getireceğini bu Yüce Mecliste ifade etmiştik.

Değerli arkadaşlarım, konumuz şikâyet değil, konumuz, söylenilenlere itibar etmek, söylenilen sözleri yerine getirmektir. Bakınız, ülkemizde birtakım değerler, artık, yozlaşmaya başlamıştır; hukuka saygı kalmamıştır, çevreye saygı kalmamıştır, topluma saygı kalmamıştır. Evet, ülkemizin yatırıma ihtiyacı vardır, yatırımlar yapılmalıdır; ama, çevre tahrip edilmeden, insanların özgürlüklerine set vurulmadan bu yatırımlar yapılmalıdır.

Doğu Anadolu'muzda yatırım bekleyen çok büyük alanlar vardır, insanlar vardır. Yatırımların batıya kaydırılması, Doğu Anadolu'daki insanların batıya göçlerine de vesile olmaktadır. Dolayısıyla, kültür değişikliği, bölge değişikliği; değişik insanların, değişik kültürlerin bir araya gelmesi, demografik yapıda birtakım sosyal sürtüşmelere de meydan vermektedir; toplumda huzur bozulmaktadır, anarşi ve kargaşa sürüp gitmektedir; hür teşebbüs kendine mekân bulamamaktadır.

Değerli arkadaşlarım, konumuz yatırımları engellemek değil; ama, teşvik tedbirlerinden başlanılmak suretiyle, ülkemizde yapılacak olan yatırımların iş hayatımıza etkilerinin daha kalıcı ve sürekli olmasını temin etmek maksadıyla yatırım politikalarımızın da yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum."

Şimdi bugüne dönelim!

Geçmişte Fazilet Partisi milletvekili iken böyle düşünen Mehmet Altan Karapaşaoğlu'nun bugün fikirlerini 180 derece değiştiren gücü açıklamasını istiyoruz!

Sustuğumuz her gün hepimize ait olan değerleri bir bir kaybediyoruz.

Verdiği oylarla Mehmet Atlan Karapaşaoğlu'nu milletvekili olarak ve ülkemiz için yararlı işler yapması için Meclis'e gönderen Bursa halkının çevre ve tarım arazilerinin korunması konusundaki hassasiyetini biliyoruz.

Başta Bursa'daki yurttaşlarımız olmak üzere tüm halkımızın çevrenin ve tarım arazilerimizin korunması konusundaki duyarlılıklarını demokratik kurallar çerçevesinde Cumhurbaşkanımız, AKP ve tüm kamuoyu ile paylaşmasını diliyoruz."

Türk Tarımı Bilinçli Yok Ediliyor!

Eski bakandan hükümetlere büyük suçlama yöneltilmiştir:

"Tarım için gerekli yasaları çıkarmamı engellediler" diyen eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, bir tarım bakanının bile bu düzende Türk tarımını kurtaramayacağını iddia etti

Kendisi de bir ziraat profesörü olan Hüsnü Yusuf Gökalp, 57. Hükümette Tarım ve Köy İşleri Bakanı olarak görev aldığı yıllarda başta Tarım Yasası olmak üzere Türk tarımındaki birçok eksiği tamamlamaya çalıştığını, ancak engellendiğini belirtip,

"Bir an önce Siyasi Partiler Kanunu değişmeli. Bir bakan, kendi sorumluluğuna verilmiş konuda bile konuşturulmuyorsa, bir şeyler yapmak istediğinde önü kesiliyorsa, çok ciddi bir sorun var demektir" dedi. Aynı gerekçeleri savunarak partisi MHP'den de istifa eden Prof. Dr. Gökalp, "Yapmak istediklerim, ABD'nin, AB'nin yani Batı'nın işine gelmedi. Yapmak istediğim her şey engellendi" diyerek, Türkiye'nin nasıl bir ortama sürüklenmiş olduğunu gözler önüne serdi.

"Tarım, hürriyet meselesidir"

"Tarımın hayati önemini ne yazık ki henüz milletçe kavrayamadık" diyen Gökalp, bunun önemini şöyle vurguladı:

"Tarım denince milletin aklına köy gelebilir. Ama benim aklıma, milletimin açlığı tokluğu geliyor. Tarım bir milletin açlık-tokluk meselesi, dolayısıyla hürriyet meselesidir. Aç olan insanın hürriyetini kaybetmesi an meselesidir. Tarımın önemi herkese anlatılmalıdır. İstanbul'un Levent'inde, Etiler'inde oturup, köylülere burun kıvıranlara da tarımın önemi benimsetilmelidir."

Tarımın 80'li yıllarda başlayarak çeşitli yaralar aldığını anlatan Bakan, kendisine en acı veren anısını bizlere şöyle aktardı:

"1984 yılında çıkarılan kanunla Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü'nü kapatmışlardı. Örneğin, şu anda patateste görülen hastalıklar gibi pek çok hastalık, bu genel müdürlük halen açık alsaydı ortaya çıkmazdı.

Çünkü dışarıdan hastalıklı tohum gelmesine engel olunurdu. Ülkesini seven bilim adamlarının bu konuyu ne kadar ciddiye aldıklarını, size acı bir anımla anlatmak istiyorum.

2000 yılıydı. İzmir'e gitmiş ve zamanın İzmir Valisi Kemal Nehrozoğlu'nun da bulunduğu bir masada Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Feyzi Önder ile görüşüyordum. Feyzi bey, bir bakan olarak benden Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü'nü yeniden kurmamı istiyor ve tarımda bu kurumun eksikliği yüzünden yaşanan hastalıkları bana hatırlatıyordu. 'Lütfen kurun' derken bir anda fenalaştı ve oracıkta ölüverdi. Ne yazık ki, rahmetlinin o isteğini bile gerçekleştiremedim. Onu bile engellediler."

Tarım Kanunu engellenmiştir

Türkiye'de yıllarca Tarım Kanunu'nun olmadığını hatırlatan ve Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı döneminde Tarım Çerçeve Kanunu hazırlattığını söyleyen Gökalp, "Ancak ne yaptıysam olmadı. Hükümet programına alınmadı" dedi ve ekledi:

"O zaman o kanun çıksaydı, geçen sene çıkan o ucube tarım kanunu çıkmamış olacaktı ve çiftçi de bugünkü gibi kötü durumlara düşmeyecekti. Tarım Yasası, ne yazık ki, tarıma ters açıdan bakanlar tarafından çıkartıldı."

"Bizde var, sen ekip biçmekle uğraşma!"denmiştir.

Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, görev aldığı hükümet döneminde Tarım Ürünleri Pazarı Regrasyon Kurumu kurulması için de çok uğraştığını söyledi ve böyle bir kurumun olması halinde, köylünün ürünlerinin ucuza gitmeyeceğini belirtti.

ABD'de de tarım ürünlerini pazarlama board'ları (kurulları), tarım ürünleri borsaları olduğunu hatırlatan Gökalp, "ister ABD'li olsun, ister AB'li, Batılıların derdi, bize kendi çiftçilerinin ürünlerini satmakta. 'Bizde bu ürünler var. Sen ne uğraşıyorsun ekmekle, biçmekle' mesajı verip duruyorlar. Bu sözleri, katıldığım tarım bakanları toplantılarında bizzat duydum" diyerek, Batılıların amaçlarını birinci ağızdan bizlere anlattı.

"Tarımı, reel sektörler arasına niçin girmemiştir?"

Reel sektörler arasında bankacılığın, borsanın bulunduğunu ama üretim sektörlerinin olmadığının çizerek:

"Bakan olarak tarımı reel sektörler arasına koydurmak için çok uğraştım ama olmadı" dedi.

GAP gibi büyük bir projenin üst kurulunda bile 2002 yılına kadar Tarım Bakanına yer verilmediğini söyleyen ve yüzde 90'ına yakını enerji yatırımlarına ayrılmış olan GAP'ta tarım ve sulama yatırımlarının sadece yüzde 12 oranında olduğunu hatırlatan eski Tarım Bakanı, kendi döneminde Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınmayan önerilerini şöyle sıraladı:

"Tarım Çerçeve Kanunu'nun ve kuraklığa karşı Su Konseyi Kanunu'nun çıkarılması; AB'nin önemli organlarından olan Tarımsal Garanti ve Yönlendirme Kurulu'nun Türkiye'de de oluşturulması ve kapatılmış olan Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Toprak-Su Genel Müdürlüğü, Gıda İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü'nün yeniden faaliyete geçirilmeleri."

Prof. Sındır: "Dışa bağımlılık yatırımla kırılır"

"Tarım sektöründe doğru ve sürdürülebilir bir tarım politikası oluşturulmalıdır. Söz konusu politikanın temel amaçları, AB'nin ortak tarım politikasına benzer bir şekilde; tarımda verim artışını sağlamak, kırsalda yaşayanların yaşam kalitelerini iyileştirmek, tarımsal ürün ve girdi piyasalarında istikrar sağlamak, tarım ürünleri arzında süreklilik sağlamak ve uygun tüketici fiyatlarını garantilemek şeklinde sıralanabilir.

Tarıma ayrılan destekleme miktarının GSMH'nin en az %3'ü olarak düzenlenmesi gereklidir... Özelleştirme politikaları yerine girdilerde derinleştirilmekte olan dışa bağımlılığı kıran yatırımlara ağırlık verilmelidir."

IMF milli tarım programlarını uygulatmamıştır

Çok iddialı tarım programlarıyla seçimi kazanan DSP ve MHP, "Nihayet Türk tarımı için birileri bir şey yapacak" kanısını, IMF programlarını uygulayarak boşa çıkardılar. Kendi Tarım Bakanları bile bu işe isyan etti. Ancak IMF ve Kemal Derviş faktörü, tarımla ilgili her öneride, Bakanlar Kurulu'nu derin bir sessizliğe boğdu. Özal Hükümeti ile başlayan tarım konusundaki dışa bağımlı politikalar, AKP iktidarında daha da hız almış halde devam etmektedir.

Erol Manisalı : "Ulusal Tarım Politikası kaçınılmazdır"

Türk tarımının yıllardır tehdit altında olduğunu söyleyen bir başka isim de, Prof. Dr. Erol Manisalı.

Ne zaman Türk tarımı için "yasal anlamda" kötü bir gelişme olsa, borsanın yükselişine dikkat çeken Manisalı'ya, "AB'nin Türkiye tarımı üzerinde kurduğu baskıyı" sorduk.

Aldığımız ilk yanıt, "Türkiye'de tarım sorunun temelinde ulusal tarım politikasının olmaması yatmaktadır" oldu.

Prof. Dr. Manisalı, AB'nin Türkiye'yi kendi birliğine katmayacağından öylesine emin ki!..

70'li yılların sonlarından beri hazırlanan AB raporların da anlaşılabileceğini söyleyen Erol Manisalı, "Tarım makro politikalarla ayakta durur, Avrupa Birliği'nde makro politikalar, ulusal politikaların üzerine oturtulmuştur. Oysa, Türkiye'de yıllardır ulusal bir tarım politikasının oluşturulmasına izin verilmemiştir" dedi. Manisalı, tarımda teslimiyetçiliğin, Özal döneminde başladığını söyledi ve Turgut Özal'ın "devlet tarımdan elini ayağını çekmelidir" sözünü de hatırlattı.

"Türk çiftçisi, yabancı tekeller ile karşı karşıya bırakılmıştır. Piyasa da AB'nin tarım politikaları egemendir" diyen Erol Manisalı bu konuda AKP Hükümeti'ni şu sözlerle suçladı.

"AKP, orduya ve ulus devlete karşı AB'ye aldığı için onun dediklerini yapmak zorunda kalıyor. Tarımda da bu böyledir. AKP Hükümeti AB'nin güdümündedir."

AB'den Türk çiftçisine: Sen üretme, al parayı!

Onları tarım ürünleriyle besleyelim diye İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizim gibi ülkelere Marshall yardımı bile yapan Batılılar, şimdi de tarımı bırakıp, onların ürünlerini almamız için yardım dağıtıyorlar!

Kırsalda yaşayan yüzde 34'lük nüfusun yüzde 8'e inmesini isteyen Avrupa Birliği, çiftçiyi bir yandan kota, ucuz ürün, pahalı girdi, indirilen gümrük vergileri ile yıldırıp, öte yandan cebine koydurttuğu doğrudan destek ve yardımlarla da şehirli olmaya zorluyor.

Türkiye'nin toprakları hepsinden daha çok, ama Avrupa'ya muhtaçtır.

Türkiye'nin 70 milyon nüfusunu ve 780 bin kilometrekarelik yüzölçümünü göz önüne aldığımızda, AB üyesi hiçbir ülkenin Türkiye kadar geniş topraklara sahip olmadığını görüyoruz.

Nüfus konusunda ise Türkiye, bu ülkeler arasında Almanya'nın ardından (82.5 milyon kişi) ikinci kalabalık ülke.

Yapılan hesaplamalara göre, Türkiye'nin 2014'te AB'ye girmesi halinde ülkeye yasal olarak ödenmesi gereken yardımlar toplam olarak 20 milyar euro civarında olacak, Ortak Tarım Politikası için Türkiye'ye ödenecek sübvansiyon rakamı ise 8 milyar euroyu bulacaktır.

Tabi ki bu rakamı kimse Türkiye'ye vermeyi planlamamakta...

Yıllarca Türkiye üzerinde oyunlar oynayabilmek için "Sizi aramıza katacağız" oyalamasıyla topraklarımızı üreticilerine bir Pazar haline getiren Avrupa Birliği, iş ciddiye binip, söz verilen tarih yaklaştıkça bu anlaşmadan caymak için her türlü bahaneyi önümüze sunuyor.

Bir yandan da ülkenin tarımını, sanayisini baş aşağı ederek, Türkiye'yi sömürgeleştirmeye çalışan AB'ye karşı kimse de, "masken düştü artık" deyip, itiraz etmiyor. Öte yandan yanlış uygulamalarla, Türkiye'de her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor.

Teslimiyetin ilk belgesi: 24 Ocak kararlarıdır

Dış borçların artmasıyla IMF'in ekonomiye karışma çabalarına, 70'li yılların sonuna kadar hükümetler tarafından karşı konulsa da, 70'lerin sonuna gelindiğinde artık pes edildi.

IMF'e teslimiyetin belgesi, azınlıktaki Demirel Hükümeti'nce Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirilen Turgut Özal'ın hazırladığı ekonomik istikrar programı oldu.

24 Ocak 1980 tarihinde açıklanan ve tarihe "24 Ocak kararları" diye geçen bir dizi ekonomik tedbirle, Türk ekonomisi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açıldı. Herkes terör olaylarına odaklanmışken, Türk ekonomisinin ve dolayısıyla tarımının kaderi o günden itibaren belirlenmiş oldu!..

12 Eylül'den sonra askeri yönetim ve onun ardından seçilen Özal Hükümeti ile pekiştirilen ve uygulanması için kanunlar çıkarılan bu 24 Ocak kararları, IMF ve AB'nin zorlamasıyla günümüze kadar ekonominin her alanına sirayet etmiştir.

24 Ocak kararları ile, tarım da dahil tüm üretim kollarında devletin korumacılığı büyük ölçüde kaldırılarak, "ithal ikameci" iktisat politikası terk edilmiş, onun yerini gittikçe "kuzuyu kurda teslim eden" bir hal alan, serbest piyasa ekonomisi almıştır.

24 Ocak 1980 kararları ile:

* Devletin ekonomideki payını küçülten bir dizi önlemlere girişildi. KİT'lerin satış kararı, ilk olarak bu tarihte alınmış oldu. Sonra Özal Hükümeti sırasında gerekli kanunlar da çıkarıldı.

* Tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı.

* Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırdı

* % 32.7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidildi.

* Yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kâr transferlerine kolaylık sağlandı.

* Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklendi.

* Hem ihracat, hem de ithalat teşvik edildi. Ülkeyi ithal ürünlerden korumak için konulmuş yasakları kaldırma kararı alındı ve ülke birkaç yıl sonra lüks tüketim batağına sürüklendi. (Halen sürmektedir). Bunun toplumda yarattığı ahlaksal erozyon ise (para için her şeyi yapmak ve her kılığa girmek devri) , sosyologlar başta olmak üzere birçok bilim insanına tez konusu olmuştur.

* İhracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan bir tercih sistemi ile teşvik edildi.

İthalat, ihracat ve müteahhitlik...

Bu kararlar sonucunda Türk ekonomik hayatını, paradan para kazanan ve hatta vergi iadesi uğruna bazen paravan şirketler bile kurabilen birçok "iş insanı" doldururken, tarım ve sanayiye yatırımlar ise adeta unutturuldu.

Bu arada, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu da yayınladıkları bir bildirgede, 1980'den 2007 Temmuz'una kadar iktidara gelenlerin yaptıkları uygulamaları kronolojik olarak şöyle sıraladı:

Özal'lı ANAP hükümeti:

*  Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) ve Kamu İktisadi Kuruluşlarının (KİK) yasalarında değişiklik yaptı. Böylelikle KİT'ler özelleştirebilecek duruma getirildi.

*  Üç yanı denizle çevrili ülkemizin akarsu ve göllerindeki ürünlerden doğru ve iyi yararlanmamızda önemli görevler üstlenen ve daha da geliştirilmesi beklenen Su Ürünleri Genel Müdürlüğü kapatıldı.

*  Gıdaların kalitesini, sağlıklılığını hem test hem de kontrolünü gerçekleştiren Gıda Kalite Kontrol Genel Müdürlüğü kapatıldı.

*  Hayvanların sağlıklı yetiştirilmesi ve tüketicilerin sağlıklı hayvansal gıda tüketmesinde yararlı görev gören Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü kapatıldı.

*  Üretici köylüyü yeniliklerle buluşturan Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü kapatıldı.

*   Bitki sağlığı ve zararlılarla mücadelede etkili teknik ve bilgi desteği sunan Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü kapatıldı.

*  Tarım Topraklarının amaç dışı kullanımını engelleyen Toprak-Su Genel Müdürlüğü kapatıldı.

Sonuç:

Özal'lı ANAP Hükümeti'nin kapattırdığı bu genel müdürlüklerden boşalan yerlere özel sektör girdi; tarım toprakları kâr amaçlı olarak konuta ve sanayiye açıldı.

İlaç ve gübre kullanımı, özel sektörün "ne kadar çok satarsa o kadar çok prim alacak olan" gezgin satıcılarının eline terk edildi. Topraklarımız ve sularımız hızla kirlenmeye başladı ve kullanılamaz hale getirildi.

ANAP Hükümeti ayrıca; çayda ÇAY-KUR'un, tütün ve alkollü içeceklerde TEKEL'in tekelliğini kaldırarak; çay, tütün ve üzüm üreticileri için zor günlerin önünü açtı.

DYP - SHP Hükümeti:

* Et ve Balık Kurumu'nu (EBK), Yem Sanayii'ni (YEMSAN) ve Süt Endüstrisi Kurumu'nu (SEK) özelleştirdi.

Bu kurumları alan şirketler ilk iş olarak yem fiyatlarını arttırdılar.

SEK'i alan şirketler de süt fiyatını düşürdüler.

(Yazarın notu: Satış sözleşmelerinde üretim devamlılığının garanti altına alınmamasının sonucunda pek çok süt fabrikası veya et mezbahası, onları alanlar tarafından kapatılmış, hayvancılık göz göre göre öldürülmüştür. Bu arada basının büyük bölümünde de, özelleştirilmeler öncesinde bu tip tehlikelere karşı uyarıcı haberlere ne yazık ki yer verilmemiştir!... Aynen şu sıralar TEKEL satışı öncesi basında yaşanan sessizlik gibi!)

Sonuç: Hayvan yetiştiricisi çiftçiler, besledikleri hayvanlarını ellerinden çıkarmak zorunda kaldılar.

DYP-SHP hükümeti, EBK, SEK ve YEMSAN'ı özelleştirmeden önce, 1980 yılında 80 milyon olan hayvan sayımız, şimdilerde 41 milyon adede kadar geriledi. Türkiye hayvansal ürünlerde ihracatçı konumdan ithalatçı konuma getirildi, ülke ekonomisi zarar

[1] Aslan Başer Kafaoğlu / 27 Nisan 2008 / Aydınlık


Bu yazarin diger makaleleri

Dünyanın Yeni Merkezi ASYA
ABD Başkanı Obama Asya ziyaretinde: “Dengesizlik giderilmezse, yeni krizler çıkabilir”...
Devami
GÜNEYDOĞU ADIM ADIM KÜRDİSTAN’A MI?
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı hangi özel amaçla kuruluyor? Terörle mücadeleye...
Devami
AKP AŞIKLARI VE ERGENEKON UŞAKLARI
Şevki Yılmaz Ergenekon Maşası mı? Ergenekon terör örgütünün yakın zamanda gerçekleştirdiği...
Devami
HAK DAVANIN “KITMİR”İYİZ
 Gâvura uymak, ne zillettir Biz Mevla’nın, Kıtmiriyiz! Hain kovmak, meziyettir Biz Sultanın Kıtmiriyiz!   Kıtmir,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1779

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR