Get Adobe Flash player
Reklam

CUMHURBAŞKANLIĞI TARTIŞMASI VE SİSTEMİN TIKANIŞI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Çok Önemli Gelişmelere Hazırlıklı Olmak Gerekiyor!?

"Amerika, İsrail'in güvenliği ve geleceği için Irak petrollerini İsrail'e taşıyacak Kerkük-Hayfa hattında sık sık "temizlik operasyonları" yapıyor. Şimdilik Doğu Akdeniz'den Çin sınırına uzanan çatışma alanlarında Asya'da oluşan blok bir yanda Irak'ta direnişe, diğer yanda Afganistan'da Taliban ve benzeri örgütlere destek verirken, NATO ise, Afganistan'da yeni ve büyük "operasyonlar" yapıyor.

 

Doğu cephesinde bunlar yaşanırken, Batı cephesinde, AB şimdiden çatırdıyor. Almanya sosyal ve ekonomik çöküşün eşiğinde; Fransa kendi içinden kaynıyor ve bilindiği gibi bu ülke halkı, AB anayasasını reddetti. Topyekun Batı'da 1928-1933 krizinden daha sert bir malî-ekonomik kriz kapıda. Bu gelişmeler Türkiye'de medyaya az-çok yansımakla birlikte, yansımayan çok önemli bir başka gelişme daha yine Avrupa'da yaşanıyor:

Almanya'da 9 Haziran - 9 Temmuz arasında Dünya Kupası maçları oynanacak. 10 Haziran'da İngiltere-Paraguay maçı için İngiltere'ye 10.000 bilet ayrılmış olmasına rağmen, 20.000 İngiliz holigan Frankfurt'a gelecek. 2002 yılında İtalya'da Ultras Italia adlı aşırı ulusalcı bir örgüt kuruldu. Bu örgüte bağlı holiganlar, 17 Haziran günü Kaiserslautern'de İtalya-ABD maçı için özel etkinlikler yapacaklarını açıkladılar. Bunların yanı sıra, özellikle Alman ve Polonyalı holiganlar da sahnede olacaklar. Bu, belki dünya kupası gibi organizasyonlarda olağan olmakla birlikte, durumu ağırlaştıran iki unsur var. Biri, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın ülkesinin maçlarını izlemek için Almanya'ya geleceğini açıklamış olması. Diğeri, Avrupa'daki hemen tamamında nazi ve faşist tonların ağırlıklı olduğu holigan kuruluşların 2002'de İspanya'da kurulan Birleşik Avrupa Cephesi adlı bir şemsiye örgütün kontrolünde bulunması.  Bu holiganların savaş ve Amerika aleyhinde, "anti-semitik" İran ve Ahmedinejad lehinde büyük gösterilerde bulunacakları da ifade ediliyor. 17 Haziran'da Frankfurt'ta böyle bir gösterinin yapılacağı açıklandı bile. Bu arada, haziran ayı içinde üç Amerikan ve bir Fransız uçak gemisinin Hint Okyanusu'nda Basra Körfezi açıklarında buluşacağı da duyurulmuş bulunuyor.

İşte İran'a bir "önleyici vuruş"un yapılmasına mazeret olarak, resmî kolluk kuvvetleri içinde "Beşinci veya derin Kol"un meydan boşaltmasıyla, bazı "radikal İslâmcı unsurlar"ın da rol alacağı ultra-ulusalcı, neo-nazi, neo-faşist bir terörün Dünya Kupası'nı kana bulayacağı endişesi söz konusu. Türkiye'de son günlerde dozu ve ivmesi artan hadiselere ve ulusalcı örgütlenmelere bir de bu açıdan bakmakta ve olup-bitenleri hükümete bir mesaj olarak değerlendirmekte yarar var. Türkiye gladyosunu kimlerin kur(dur)duğunu, onun hangi merkez tarafından yönlendirildiğini, personelinin maaşlarının bile en az bir dönem nereden geldiğini en üst düzey yetkililerin ağızlarından, kalemlerinden öğrendik, Türkiye'deki bütün iç değişikliklerin daha çok dış faktörlerle irtibatlı olduğunu da."[1]

Bush'tan Erdoğan'a: "Zamanım yok Eylül'de gel!"

Türkiye ABD arasındaki ilişkileri görüşmek, bölgesel konuları ele almak ve özellikle de İran konusunda karşılıklı görüş alış verişinde bulunmak üzere ABD'ye gitmek isteyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın ziyaret tarihi henüz netlik kazanmadı. ABD'li yetkililer tarafından Erdoğan'ın kurmaylarına iletildiği belirtilen gayri resmi bilgiye göre, ABD Başkanı George Bush, Başbakan Tayip Erdoğan'ın talebelini erteliyor!

Gündem konusu İran

Başbakan Erdoğan'ın İran konusunu konuşmak için ABD'ye gitmek istediğini açıklaması üzerine, Dışişleri Bakanlığı harekete geçti. Geçtiğimiz hafta, Türkiye'nin Washington büyükelçiliği kanalıyla, resmen Beyaz Saraydan randevu istendi. Türk tarafının resmi başvurusu üzerine, Washington'dan Erdoğan'ın kurmaylarına gayri resmi bilgi iletildi. Ankara'ya gayri resmi yollardan, "Bush'un, yaz boyunca çok yoğun, özel ve resmi programı bulunduğu, bu nedenle Erdoğan ile yapacağı kritik görüşmeleri daha ayrıntılı ele almak amacıyla Eylül'de görüşme taraftarı olduğu" bildirildi.

Erdoğan'ın kurmayları, "Temmuz ayı, ABD'de daha çok tatil olarak geçiyor. Bu nedenle görüşme Eylül'de gerçekleşebilir. Ancak İran gibi stratejik konular nedeniyle öncesinde de örneğin Temmuz'da da randevu verilmesi söz konusu olabilir. Şu an için netlik yok" diyor. ABD'nin Ankara büyükelçiliği yetkilileri ise, "netleşmiş hiçbir tarih yok" bilgisini veriyor!

SHP'den "Halk seçsin" kampanyası başlatılıyor!

Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP), "cumhurbaşkanını halk seçsin, bir imza da sen ver" kampanyası başlattı. Konak meydanındaki emekli sandığı binası önünde açılan stantda imza atan SHP lideri Murat Karayalçın, ayın birinde yurt genelinde başlayan kampanyanın 11 Haziran'da biteceğini bildirdi. Karayalçın, "12 Haziran günü imzaları TBMM Başkanına götürüp sunacağım. Meclis tatile girmeden önce bu kampanyanın sonuçlarını sunacağız" diyor.

Güneri Civaoğlu Şunları Hatırlatıyor:

Murat Karayalçın'ın imzaya açtığı bu girişim, "kayalıklara bindirmeden, Türkiye siyasetinin güvenli sularda yürüyeceği bir rota oluşturabilir mi?"

Bugünkü Anayasa'nın "ebesi" denebilecek 12 Eylül yönetiminin başında Orgeneral Kenan Evren vardı.

7. Cumhurbaşkanı Evren'in "keşke" diye başlayan söylemlerinden biri bu konudadır.

"Anayasa'ya cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi maddesini koydurtmadığım için pişmanım."

Devletin doruğunda bulunan kişinin, halkın çoğunluğu tarafından seçilmesi ve bütün ulusu temsil etmesi demokrasinin ruhudur.

Oysa...

Seçim yasasındaki çarpıklıklar nedeniyle toplumun üçte birini bile temsil etmeyen bir parti, TBMM'de cumhurbaşkanı seçecek çoğunluğu sağlayabiliyor. Kendi liderini Çankaya'ya gönderebiliyor.

Sözgelişi...

Anavatan, yerel seçimlerde yüzde 21'i ancak aşan oy alabilmişti. Ama parlamentodaki -çarpık seçim sisteminden kaynaklanan- milletvekili çoğunluğuyla merhum Özal'ı cumhurbaşkanı seçebilmişti.

O nedenle Türkiye'nin yarısından fazlasının oyunu temsil eden DYP'nin ve CHP'nin genel başkanları Demirel ve İnönü; "Özal'ın cumhurbaşkanlığını tanımadıklarını" açıklamışlardı. Onu tebrike gitmemişlerdi.

Özal da bu acıyı hep içinde taşıdı.

"Cumhurbaşkanını halkın seçmesini isteyen" öneriyi sık sık dile getirdi.

Bir sonraki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de "Cumhurbaşkanını halk seçmelidir" görüşündeydi.

Bu görüşünü hâlâ sürdürüyor.

Bu satırların yazarı da "Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden" yanadır.

Ancak...

Şu önemli koşulla; "Bu seçim iki turlu olmalıdır. Birinci tura çok sayıda aday katılabilir. Sadece ilk turda en yüksek oyu almış 2 aday, ikinci turda yarışmalıdır.

Bu durumda adaylardan biri mutlaka yüzde 50'nin üzerinde oy alacaktır.

Yani...

Ulusun çoğunluğunun üzerinde mutabık kaldığı bir isim cumhurbaşkanı seçilecektir."

Bu sistemin bir diğer yararı da birinci turda ilk iki arasında yer almayan adayların temsil ettikleri siyasal görüşlerin boşta kalmayacak olmasıdır.

İki adaydan, kendi görüşüne daha yakın olana yönelecektir.

İşte...

Uzun süredir konuşulan "uzlaşma" budur.

Mademki, AKP'nin "üzerinde uzlaşılacak bir aday için Meclis'teki diğer partilerle diyalog zemini kurmak" gibi bir eğilimi sezilmiyor, çözümlerden biri bu olabilir.

Başbakan Erdoğan da diliyorsa aday olabilir. Türkiye'nin çoğunluğunun da iradesi ortaya çıkar.

Adaylar seziliyor.

Örneğin... Profesör Yılmaz Büyükerşen, eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in fotoğrafları, siyasetin proses odasındaki banyo teknesinde hatlarıyla belirmekte...

Acaba Türkiye ulusunun çoğunluğunu kim etrafında toplayabilir?

Türkiye'nin tansiyonu hissedilmekte.

Toplumun dörtte birinin oylarıyla AKP'nin Çankaya'ya cumhurbaşkanı seçme dayatması ve zorlaması kısa devreler yaptırıyor... Sigortalar atıyor... Zaman zaman gündüzlerde karanlıklar yaşıyoruz"[2] diyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Devlet, Hikmet Çetin gibi NATO temsilcilerine; hükümetçilik ise halkın iktidarsız vekillerine!..."

TÜSİAD: "Cumhurbaşkanının ismi uzlaşmayla belirlensin" diyor.

Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Ömer Sabancı, Cumhurbaşkanlığı makamına, uzlaşmacı bir yaklaşımla kimin oturacağının belirlenmesini istediklerini söylüyor.

Eskişehir Sanayici ve İşadamları Derneği'nce düzenlenen ‘2006 Gelişim Projeleri' etkinliğinde konuşan Sabancı, bir soru üzerine, Mayıs 2007'de görev süresi dolan Ahmet Necdet Sezer'in yerine yeni isim seçme sürecinin, siyasi ve ekonomik istikrarı bozmadan yönetilmesi gerektiğini yineledi. Cumhurbaşkanlığı'nı ‘en yüksek ve hassas bir makam' şeklinde niteleyen Sabancı, "Cumhurbaşkanlığı seçimine daha zaman olmasına rağmen, ekonomik ve siyasi istikrarı bozmamak için gerilim artırılmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı makamına, uzlaşmacı bir yaklaşımla, kimin oturacağının belirlenmesini istiyoruz. İş dünyası için Cumhurbaşkanlığı makamına kimin oturacağından çok, nasıl oturacağı daha önemli." diyor. Ülkedeki genel gidişatta, siyasi ve ekonomik istikrarın önemine bir kez daha dikkat çeken Sabancı, tüm toplumun, hükümet başta olmak üzere gerilimi artırmaması gerektiğini ifade etti. Siyasi ve ekonomik istikrarın korunmasını isteyen Sabancı, "Korumaya devam edersek önümüzü açık görüyorum. Yeter ki kısır çekişmelerle, popülist yaklaşımlarla siyasi ve ekonomik istikrarı bozmayalım" şeklinde konuşuyor!

Türk Ordusuna Çuvalı Bu Kez Amerkancı Fethullahçılar mı Geçirmek İstiyor?

Amaçlar:

•1-       Stratejik amaç, iç savunmayı tahrip edip yıpratmak.

•2-       Kısa vadeli hedef: Tayip Erdoğan'ı kurtarmak.

•3-       Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın önünü kapatmak.

"‘Özel' hücreler, Türkiye'ye karşı", "Yedi ayda beşinci çete" "11 derin hücre daha" şeklinde Yeni Şafak, Zaman ve Akşam gazetelerinin manşetleri, halkı avutup aldatıyor.

Başında Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in bulunduğu Emniyet'teki kadrosuyla, MİT İstanbul Bölgesi'ndeki ekibin "ulusalcı komplo" imalatında başarısız olmasının ardından, Tayyip Erdoğan'ı kurtarma hamlesine giriştiler. Ancak bu olayın sadece küçük bir parçası. Hem yukarıdaki gazetelerin manşetlerine yansıyan vurgular, hem de yazıların içeriği dikkatle incelendiğinde hedefin daha büyük olduğu anlaşılıyor.

Haberlere bakılırsa, içinde iki Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubunun bulunduğu "Atabeyler örgütünün" evinde "Tayyip Erdoğan'ın evinin krokisi çıkmış"mış, "Cüneyd Zapsu'nun ve Abdülkadir Aksu'nun oğluna yönelik eylem planı hazırlığı yapılmaktaymış...mış!.

Rumsfeld'in "Çuval Tehdidi"nden Stratejik Atak

Peki, bu "çete" nasıl çökertilmiş? Bu kadar "gizli" hazırlıklar içinde olan örgüt bir e-postayla ortaya çıkmış!? Üstelik iddiaya göre, Genelkurmay'dan aradığını söyleyen bir kişi gazetelere konuyla ilgili bilgiyi, Genelkurmay'ın kapısında bir zarf içinde iletmiş.

Peki son üç-dört ay içinde "sauna çetesi", banka soygunu gibi olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması tesadüf mü? Son bir yıl içinde belli aralıklarla ÖKK mensuplarının "çete, soygun, vb" olaylarla bağlantılı gösterilmesi akıllara 2005 yılı başında ortaya atılan ÖKK "inşaat yolsuzluğu" masalını getiriyor.

Akşam gazetesi, "Atabeyler'de Irak bağlantısı"na atıf yapıyor.

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 14 Temmuz 2003'te Tayyip Erdoğan'a gönderdiği mektupta, "Türk Ordu mensuplarının sizin iradeniz dışında Irak'ta faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz" demişti.

6 Ocak 2005'te NATO Başkomutanı Org. Jones, 11 Ocak'ta ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Abizaid Ankara'ya geldi. Her iki Amerikalı komutanın gündeminde, "TSK'nın çeşitli kademelerinin iknası" vardı. Aydınlık'a güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgiye göre, ABD, "Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı elemanların kontrol dışı çalışabilecekleri ve bununla ilgili sağlıklı bilgi alamadıkları" yönünde endişelerini Genelkurmay ve Hükümet yetkililerine iletmişti.

Tablonun Anlamı

İşte bütün bu tablo, olayın gerçek amacını ortaya çıkarıyor.

ABD, Türk Ordusu'na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusunun en vurucu gücüne karşı saldırıyı yoğunlaştırdı. Türk Ordusunda "göz bebeği kurum" olarak nitelenen ÖKK'nin hedefe konmasının nedeni işte bu Amerika, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etme saldırısıyla Orduyu "dize getirmeye" çalışıyor. Bunun için daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor.[3]

Zaman Yazarı Tamer Korkmaz, Paşalardan Niye Korkuyor?

"Alttan-Üstten

12 Eylül tablosunun "dayanılmaz ressamı" Evren Paşa diyor ki:

"Ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabilir...

Yeniçeriler, zamanında çok padişah devirmiş...

O nedenle darbeci subayların Ordu'dan atılması gerektiğini savunuyorum!"

Evren'in bunca olup bitenden sonra artık nedamet getirdiğini; nihayetinde demokratların safına geçtiğini falan sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz!

Evren, 1960 darbesinin "alttan" geldiğini hatırlatıyor: O yüzden, Genç Subaylar'a dikkat çekiyor...

Türkçesi: "Memlekette darbe yapılacaksa bu darbeyi genç subaylar değil, paşa paşa üst düzey komutanlar yapar" demek istiyor...

Kenan Paşa'nın yağlıboya darbesi alttan değil, üsttendi!

Evren'in 1976'da Ege Ordu Komutanlığı'na getirildiği dönemde de Ordu'da darbe yapmak isteyen 'Genç Subaylar' vardı...

Ancak bunlar kendi başlarına hareket etmiyorlardı...

Liderleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'du...

(Ersun; 1963'teki başarısız darbe girişiminin faturasını hayatıyla ödeyen Talat Aydemir'in ardından Kara Harp Okulu Komutanlığı'na getirilmişti.)

1977 yılı, 12 Eylül öncesindeki en önemli kilometre taşıdır: Yüksek Askeri Şûra'ya iki ay kala 1 Haziran'da Namık Kemal Ersun emekliye sevk edilmişti!

Ersun'un ekibinden 850 civarında genç subay da o operasyonda Ordu'dan atıldılar...

Şayet böyle bir hadise olmasaydı, Türkiye Kenan Evren diye bir darbe ressamını hiç tanımayacaktı!

Önce Ersun, sonra da üç general hepi topu üç ay içinde elenmiş ve Evren'e Kara Kuvvetleri Komutanlığı yolu açılmıştı. Ardından da, Genelkurmay Başkanlığı koltuğu ve nihayet 'darbe liderliği' apoleti gelivermişti...

Ezcümle, Evren'i Evren yapan gelişme Haziran 1977'de Genç Subaylar'ın Ordu'dan atılmasıdır: Kenan Paşa'nın günümüzde "Darbe yanlısı gençler behemehal Ordu'dan atılmalıdır" demesi, bundan...

Bilinçaltı konuşuyor!

Ersun ve arkadaşları tasfiye edildiğinde, Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar "TSK macera peşinde koşanlara asla iltifat etmeyecektir." diyordu...

"ÜGD İkinci Başkanı Abdullah Çatlı!" ile röportaj yapan Washington Post gazetesi ise "Seçimin hemen öncesinde 'ihtilal girişiminde bulunan' Ersun ve arkadaşlarının Ordu'dan atıldığını, tasfiye edilen kadronun Türkeş'e yakın grup olduğunu" yazıyordu!

Ersun ve ekibinin tasfiye edilmesinde Çatlı'nın önemli rolü vardı...

ABD-NATO, Ersun Cuntası'nın elimine edilmesinden memnundu. "12 Eylül 1980"in güzergâhı "temiz"lenmişti..."[4]

Aynı gün Zaman'ın diğer yazarı Şahin Alpay da New York Times'in "Türkiye'de Darbe Tehlikesi"ne dikkat çekiyor!

New York Times'ın 30 Mayıs tarihinde yayımladığı "A Violent Detour in Turkey/Türkiye'de şiddetli bir dönüş" başlıklı başyazı, yalnızca Türkiye'yi değil, dünya politikasını izleyenler için de çok dikkate değerdi.

ABD'nin önde gelen gazetesi bu başyazısında iki konudaki kuşkularını dile getiriyordu. Birincisi Türkiye ile ilgiliydi. NYT, "Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, geçen hafta Türkiye'de yaşanan şiddet olaylarının 'eski günler'e, askeri darbe ve askeri yönetim günlerine dönüşün habercisi olmadığını söyledi. Umarız, haklıdır..." demekle yetinmiyor, tekrar soruyordu: "Cenazeden sonra saldırının arkasındaki saik gittikçe daha büyük bir karanlığa büründü ve gerçeğin ortaya çıkması zaman alacak. Fakat temel soru şu: Eski kötü günler geri mi geliyor?" Yani NYT, Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT üyesi ve AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye'de bir askerî müdahale hazırlanıyor olabileceğinden kuşku duyduğunu açıkça ifade ediyordu.

NYT gazetesi ABD yönetiminin Türkiye'de "eski kötü günlere dönüş" olasılığı karşısında nasıl bir tutum takınacağı konusunda da kuşkulu olmalıydı ki, başyazıda aynen şu çağrıyı yapıyordu: "Washington, Türk generalleriyle uzun bir geçmişi olan bağlarından yararlanarak onlara askerlerin siyasete karışmalarına sıfır tolerans göstereceğini iletmek suretiyle Türk demokrasisinin güçlenmesine yardımcı olabilir." Yani NYT, "özgürlük ve demokrasiyi dünyaya yayma" iddiasında olan Bush yönetiminin, Türkiye'de askerî bir müdahaleye ses çıkarmayabileceği ihtimaline karşı Washington'u uyarma ihtiyacını duyuyordu. Şu gerekçeyle: "Türkiye İran, Irak ve Suriye'nin komşusu, İsrail'in müttefiki, NATO üyesi ve AB üyeliğine adaydır. Dünya onun daha az demokratik olmasını göze alamaz." NYT böylelikle Bush yönetiminin kendi ülkesindeki inandırıcılığının ne derecede olduğu hakkında da iyi bir fikir veriyordu.

Bu bağlamda aynı ölçüde dikkate değer olan, 12 Eylül askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanı seçilen emekli Orgeneral Kenan Evren'in, geçen hafta Akşam Gazetesi'ne verdiği beyanattı (1 Haziran). Evren, beyanatında, özetle, 1960 askerî darbesinin genç subaylar tarafından örgütlendiğini, 1980'de ordunun yönetime el koymasında genç subaylardan gelen baskıların rolü olduğunu anlattıktan sonra, "Genç subaylar arasında bunu (askerî darbe) teşvik edenleri yakalayıp ordudan atmak lazım." diyordu. (Evren, unutmuş olabilir; ama 1971 askerî müdahalesi de 1960'takine benzer bir cunta girişimini önlemek amacıyla yapılmıştı.)" diyor.[5]

"Toptan çöküşe mi gidiliyor?

Döviz fiyatlarında son haftalarda yaşanan hızlı yükseliş son bir yıl içerisinde bekleniyordu. Ama bir takım yorumcular ve geleceklerini IMF politikalarıyla doğrudan bağlantılı görenler bunu halktan ısrarla gizlediler. Bu satırlar kaleme alınırken dolar 1.600 sınırına dayanmış durumdaydı. TL yüzde yirmi beş oranında bir değer kaybetmiş durumda. Pariteden dolayı avroya karşı kaybı daha fazla.

Gelişmiş ülke liderlerinin, son bir kaç sene içerisinde gelişmekte olan ülke piyasalarına pompalanan fonları geri çekmeye siyaseten karar verdikleri yönünde haberler dolaşıyordu aylar öncesinden. Bunun hem siyasi hem de ekonomik gerekçeleri olması lazım. Dışarıya giden paranın içeri çekilmek suretiyle içerde yatırıma dönüşmesini sağlamak ve özellikle Avrupa'da ve Japonya'da yaşanan durağanlığı aşmak gibi gerekçeleri vardı. Siyaseten 2006 yılı risklerle dolu görünüyordu. İran'a karşı yapılması muhtemel hava saldırısı bile tek başına uluslararası piyasaları tedirgin etmeye yetecek nitelikteydi.

Bütün bunların bize faturası ağır olabilir. Bizim piyasalarımıza pompalanan yabancı para geri çıkmaya başlarsa - ki, bunun işaretleri görünüyor - döviz fiyatları tepelere tırmanabilir. Bu tırmanma yavaş yavaş da olsa birden zıplama şeklinde de olsa piyasaları allak bullak edecektir. Aslında döviz fiyatlarının yükselmesi IMF merkezli politikalardan çıkarak, daha çok üretim ve ihracata yönelik bir politikayı benimseyecek hükümetler açısından sağlıklı da olabilir. Ancak böyle bir şey bu kadar yüksek kamu borcunun olmamasıyla mümkün.

Türkiye'de kamu borçları, oluşturulan yalancı cennet senaryolarına rağmen AKP döneminde fevkalade arttı. Borcun çevrilme maliyeti de oldukça yüksek. Döviz fiyatları artınca, bu, otomatikman enflasyona yansıyor; enflasyon artınca da faizler yükseliyor. Bu defa özellikle iç borcun döndürülme maliyeti problem haline geliyor. Bir noktadan sonra da kriz başlıyor. Şu anda o noktaya çok yaklaşmış olduğumuz açık.

Ekonomi-finans bu kadar kırılganlaşmış iken, siyasette durum daha parlak değil. İran krizi yaklaşıyor. Piyasalarımıza para pompalayan başta Amerika olmak üzere Batı dünyası, İran konusunda hükümetten tam destek istiyor. Halk Amerika'ya fena halde karşı. Özellikle AKP seçmeni Amerika'nın Ortadoğu politikalarına şiddetle karşı çıkıyor ve hükümetin Amerika ile birlikte hareket etmesini istemiyor. Hükümet, halk ile Amerika arasında sıkışmış durumda. O yüzden Amerika kendisine randevu verme konusunda isteksiz.

AB ile ilişkiler hızla bir krize gidiyor. Kıbrıs konusunda AKP daha fazla teslimiyetçi oldukça Rum-Yunan ikilisi daha fazla taleple bizimkilerin karşısında dikiliyor. AKP, dış politikanın ver-kurtul olmadığını anladı mı bilinmez. Ama halk AB işine inanmıyor. Kıbrıs konusunda hükümetin bu derece teslimiyetçi olmasına içerliyor ve AB'nin taleplerine tepki gösteriyor.

Bu durumda hükümetin gelecek aylarda işi daha da zorlaşacak. Ekonomide iyice belirgin hale gelen kırılganlık bir krize davetiye çıkarabilir. Bunu durdurmak için Merkez Bankası'nın elindeki döviz rezervlerini yabancılara ucuza sattırırlarsa, vaziyet iyice içinden çıkılmaz hale gelebilir. Yabancılar paralarını çekmesinler diye faizler artırılır ve/veya İran konusunda Amerika ile tam işbirliğine gidilirse, o politikanın maliyeti daha da ağır olabilir.

Bütün bu duruma, hükümetin, halka vadettiği hiç bir konuda hiç bir şey yapmadığını da ilave edelim. O zaman vaziyetin ne derece vahim olduğu daha iyi anlaşılır. AKP'nin, kendi beceriksizliğinin sonucunda oluşacak ekonomik ve siyasi krizin altında erimesi söz konusu. Bundan bizlerin rahatsız olması düşünülemez. Ama kendisini kapana sıkıştırmış olan bir AKP hükümetinin özellikle dış politikada cüretkar tavizler vermesi bizleri düşündürür. Bu açıdan önümüzdeki aylar ve özellikle 2006'nın sonları çok önemli olacak. İnşaallah İran ile Türkiye arasına husumet sokacak işlere tevessül etmezler. Bizler uyarmaya devam edeceğiz."[6]



[1] Ali Ünal / Zaman / 05.06.2006

[2] Milliyet / 06.06.2006

[3]  Aydınlık / 04.06.2006

[4] Zaman / 06.06.2006

[5] Zaman / 06.06.2006

[6] Hasan Ünal / Milli Gazete / 06.06.2006


Bu yazarin diger makaleleri

Maneviyat Kılıflı Menfaat Avcıları Ve MİLLİ DAVALARIN KİRLİ KURMAYLARI
  Dünyevileşmenin ve dindarlık adına dinar devşirmenin simgesi olan Yahudiler ve...
Devami
NÜZHET DEDE’DEN İLM-İ LEDÜN (MANEVİ HİKMET) MESAJLARI
Bir rüya âleminde ve maneviyat ikliminde Cenabı Hakk’ın tecellisine ve...
Devami
SURİYE SAVAŞI VE ARMAGEDDON’UN BAŞLAMASI
  Not: Bu yazı 28 Mayıs 2013 tarihinde Dergimizde yayınlanmıştır.     Başbakan...
Devami
ÇAĞDAŞ NECAŞİ HUGO CHAVEZ EMPERYALİZME MEYDAN OKUYOR
  Chavez: Terörist ve ırkçı İsrail durdurulmalı Venezüella, Lübnan ve...
Devami
İKTİDAR KAVŞAKTA (A'RAF'TA) TSK SAVAŞTAYDI
  “Kendilerinin has adamları ve yüksek zekâlı danışmanları” sandıkları, ama aslında...
Devami
AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI
Türkiye petrol ve doğalgaz zengini bir ülke değildir. Su zengini...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4667

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR