Get Adobe Flash player
Reklam

AMERİKA'NIN TÜRKİYE AMBARGOLARI, SEBEP VE SONUÇLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Büyük jeopolitik levhalar

            Önce Vietnam Savaşı'yla Amerika Birleşik Devletleri, sonra da Afganistan'daki çatışmayla Sovyetler Birliği yavaş yavaş güçlerinin bir sınırı olduğunu fark etti. İki süper güç l960'lı yıllarda başlayan sömürgeciliğin sona erme sürecinin kısmen dışında kalmıştı; Üçüncü Dünya'daki gerilimler ve çatışmalar, Doğu-Batı sürtüşmesinin dar çerçevesine artık sığmamaktaydı.

Eski Kıta'nın yeniden yapılanmasının ve Avrupa ile Japonya'daki "ekonomik mucizeler"in gerçekleşmesiyle, ABD'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) içindeki üstünlüğü, 1970'li yılların başından itibaren tartışılmaya başladı. Ekonomik ve politik birliğini sağlamaya çalışan, refaha ermiş bir Batı Avrupa, Washington'dan gelen bütün yönlendirmeleri kabul etmeye eskiden olduğu kadar yatkın değildi. Amerikan ekonomisi artık, Almanya'nın itici güç rolünü oynadığı AET'nin ve Japonya'nın gittikçe güçlenen rekabetiyle baş etmek zorundaydı.

 

"Batı"nın güvenliğinin kefili olan ABD, askerî harcamaların gittikçe artan ağırlığıyla ekonomisinin rekabet gücünü nispeten yitirmesi arasında sıkışıp kalmıştı. Böylece 1980'li yıllarda Atlas Okyanusu'nun her iki kıyısıyla, Washington ve Tokyo arasındaki görüş ayrılıklarının giderek büyüdüğü gözden kaçmamıştı.

            Doğuda komünist blok 1963'teki Çin-Sovyet ayrılığıyla zaten ciddî biçimde zayıflamıştı. 1970'li yıllar boyunca  SSCB ekonomik zaafını, askerî gücünü artırarak telafi etmeye çalıştı. Bu ülke ABD karşısında dengeyi ancak nükleer ve konvansiyonel silah donanımını korkutucu oranda büyüterek ve Üçüncü Dünya'nın bazı bölgelerine ağırlığını koyarak sağlayabildi. Ama askerî çabaların kuruttuğu kaynaklar, hiç de etkin olmayan ekonomik sistemin güçlüklerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramadı.

            Kızıl Ordu'nun Afganistan'da batağa saplanması ve Doğu Avrupa'daki müzmin ekonomik bunalım, sonunda SSCB'deki yaşlı komünist iktidarı ve Moskova'nın müttefikleri üzerindeki otoritesini yok etti. Mihail Gorbaçov'un Kremlin'e gelişi, (açıklık) ve (Yeniden yapılanma) politikası, doğuda gerçekten yeni ve belirleyici bir tarihi aşama başlattı. 1945'ten bu yana ilk defa komünist Avrupa'nın demokratikleşmesi konusu gündeme taşındı.

            Bu iki büyük İdeolojik bloğun yavaş yavaş ufalanmasıyla birlikte, belki, de XXI. yy'ın büyük güçleri olacak yeni bölgesel güçler, boy göstermeye başladı. Bunların arasında hiç kuşkusuz Almanya ve Japonya var, ama Hindistan, Brezilya, Çin gîbi nispeten ileri bir sanayileşme düzeyine ulaşmış bazı büyük Üçüncü Dünya ülkelerinin de yer alması kaçınılmazdı.

 

Aynı gerçeğe farklı bakışlar

            Jeopolitik, iktidar ile coğrafi alan arasındaki ilişkileri kavramanın göreli olarak yeni bir biçimidir. Jeopolitik XVIII. yy Avrupası'nda çağdaş ulus devletlerin kurulmasıyla birlikte gelişmiştir. Ortaçağ'da Avrupa devletleri parçalanmış topraklar üzerinde birer iktidar yumağıydı. Kral, topraklara, kendisine bağlı yerel, bölgesel, hatta krallık veya İmparatorluk düzeyindeki çok sayıda farklı otoriteden daha az egemendi. Bununla birlikte merkezî otorite güçlendikçe, bu devletler toprak bakımından daha türdeş olmaya başladı. Böylece, bir süre sonra "denetlenen alan", gücün başlıca ölçütü durumuna gelmiştir.

            Hükümdarın yerini "ulus"a bırakmasıyla ülke ve ulusal kimlik birbirine karışmaya başladı. Böylece "ülkenin sınırlarının" topografik olarak çizilmesi devletin ulusal çıkarı somut olarak temsil etme ve gücünü ortaya koyma aracı oldu. Coğrafyacılar ulus devletin güvenlik hizmetinde çalışmak üzere görevlendirildiler. Haritacılık ve arazi düzenleme çalışmaları modern, ülkelerin dış, hatta iç politikalarının temel öğeleridir.

            Bir devletin politik "merkezi" kolaylıkla ayırt edilse bile, "sınırlarını" belirlemek güçtür. Jeopolitik giderek dört kavram doğurmuştur: "tabiî" sınırlar, "büyük oyun", "yaşam alanı" ve "vaat edilmiş toprak" (arz-ı mev'ud). Aslında bu kavramların her biri Fransa, İngiltere, Almanya ve ABD'den oluşan yüzyılın başındaki büyük güçlerin çıkarlarının ifadesidir. Nitekim jeopolitikçilerin hemen hepsi bu ülkelerin yurttaşıdır: Fransız Jacques Guillaume, Thouret, İngiliz Halford Mackinder, Amerikalı Alfred Thayer Mahan, Alman Friedrich Ratzel ve Karl Haushöfer. Bunlara İsveçli Johan Rudolf Kjellen' de eklemek gerekir.

            Coğrafyanın politik açıdan yorumlanması devlet adamlarının hizmetindeki çok sayıda çözümleme aracından biridir. Bu arada, toprak kazanımlarını haklı çıkarmak için kötüye kullanılması özellikle XIX. Ve XX. Yüzyıllarda jeopolitiğin gözden düşmesine etki etmiştir.

            ABD: Yahudiler için vaat edilmiş topraklar

            Amerikan ulusu tarihî köklerden yoksun olarak doğdu. Ulusal birliğini toprak veya kültüre değil, tanrı'nın takdiriyle doğrulanan büyük bir projeye dayandıracaktı.

            Yerlilerin at koşturduğu bakir bir toprak ve değişik ülkelerden gelmiş göçmenler yeni ulus devletin bütünlüğünü sağlamak için yeterli değildi. Avrupa dışı yeni bir devletin kurulması Eski Kıta'nın tarihiyle iplerin kopartılması anlamına geliyordu. Kitabı Mukaddes'teki Kızıldeniz'in geçilmesi efsanesine sarılan ABD'nin kurucu babaları, kendi devletlerine evrensel bir misyon buldular. Tanrı tarafından istenen, bütün dünya uluslarına örnek olacak, özgür ve muzaffer bir seçilmiş toprağın, yeni bir Kudüs'ün kurulmasıydı.

            ABD diplomatik ve askerî oyunlardan oluşan Avrupa tarihine karşı "Vaat edilmiş toprağı" (Arz-ı Mev'ud) yarattı. Anayasal bir uzlaşmadan ve erdeme dayalı kurumların yaratılmasından yola çıkarak, tarih dışı bir ulusal kimlik tanımladılar. Amerika kendini hem tanrı'nın eserinin tamamlanması için önceden seçilmiş yer, hem de dünyanın yeniden doğuşunun hareket noktası olarak gördü. Bu aslında Siyonist Yahudilerin başarısıydı.

            Günahın damgasını taşıyan eski dünyanın reddedilmesiyle dünyayı "kurtarmaya" yönelik Mesihçi irade arasındaki bu gerilim, Amerikan dış politikasında hâlâ geçerli olan iki büyük eğilimde (kendi işine bakma ve bir dünya devleti olma eğilimleri) varlığını sürdürmektedir. Ama her iki durumda da sınır kavramı arak coğrafi, bir gerçekle ilişkilendirilmemektedir. ideolojik bir boyut kazanmaktadır: sınır Amerika'nın temsil ettiği değerlerin (demokrasi, özgürlük, piyasa ekonomisi) ilerleyişini gösteren hareket halinde geçici bir çizgidir. Vahşi Batı'nın fethedilmesinden şu anki "Özgür Dünya"nın oluşumuna kadar gerekçe hep aynıdır. Theodare Roosevelt, 1898'de "Dünyanın Amerikanlaşması bizim yazgımızdır" derken, Siyonizm Büyük İsrail Planını hatırlatmaktaydı.

            Bununla birlikte bu "açık yazgı" coğrafya engeline çarpıyordu. Avrasya'dan okyanuslarla ayrılan ABD bir "ada"ydı. Bu yüzden jeopolitiği, İngiliz jeopolitiği gibi deniz gücü kavramı çerçevesinde kuruldu. ABD'nin gücü önce denizlere, sonra da büyük akışlara (ticari ve mali) ve haberleşmeye egemen olmaya ve uzak bölgelere askeri olarak müdahale edebilme yeteneğine dayanır. ABD böylece eskiden İngiliz İmparatorluğu'nun üstlendiği "büyük oyun"a yeniden sahip çıkmıştır. "Avrasya'nın büyük kara güçlerini dizginlemek." Arz-ı Mevuda hazırlık anlamındaydı. Avrasya'nın kontrolü için de, Türkiye'nin parçalanması ve İslami direncin kırılması şarttı. Bu nedenle Siyonist güdümlü ABD Müslüman Türkiye'nin stratejik düşmanıydı. Ve her fırsatta gizli ve açık, Türkiye'ye ambargo uygulayacaktı.

            Şimdi Uğur Yıldırım'ın Jeopolitik tespitlerine bakalım:

            Amerika'nın silah ambargosu: Trablusgarp Savaşı

            Kamuoyunda yaygın kanaat, Amerika'nın Türkiye'ye ilk silah ambargosunu Kıbrıs olaylarında, uyguladığı yönündedir.

            Oysa "Dost ve Müttefik" ABD'nin, Türkiye'ye en zor zamanlarında uyguladığı ambargonun tarihi daha eski; Trablusgarp Savası.

            İttihat Terakki yönetimi Trablus'taki 10 bin kişilik tümeni Aden Körfezi'ne göndermişti. 2 bin 500 kilometre uzunluğundaki sahil ve koca ülkeyi savunacak bin 700 Türk askeri kalmıştı. Kurmay albay Neşet bey (Trablus'a gittikten sonra general olmuş ve bölgenin genel komutanı olarak görev yapmıştır), kurmay binbaşı Enver bey, kurmay binbaşı Mustafa Kemal, Fethi bey, Nuri ve Halil beyler gibi subaylar Trablus'a giderek direnişi örgütlediler.

            1912 Ocak ayında 100 bin İtalyan askerine karşılık bir avuç Türk subayının örgütlediği Sunusî'lerden oluşan Bingazi'de 15 bin, Trablus'ta 10 bin kişi çarpışıyordu. Türk askerleri kahramanca savaştılar. Ancak sonunda İtalyanların şartları kabul edilerek 15 Ekim 1912'de İsviçre'nin Uşi (Ouchy) kentinde anlaşma imzalandı. Trablusgarp'ı kaybettik. Trablus, dünya tarihinde uçakların savaş aracı olarak kullanıldığı ilk savaş. İlk kez bir savaşta (İtalyan) uçaklar bombardıman yaptılar ve bildiri attılar.

            Trablus savaşı daha tamamen bitmeden Balkan Savaşı başladı. Türkiye, Rusya'nın, Hariciye Nazırı Norodunkiyan efendiye verdiği "barış teminatı" üzerine 120 taburunu terhis etti!

            Ardından Balkan Savaşı patlak verdi.

            Osmanlı Devleti Trablus savaşı sırasında mühimmat (toplu tabanca fişeği) ve tüfek kundağı almak için ABD'ye başvurdu. Amerikan Hükümeti "tarafsızlık politikası"nı gerekçe göstererek, Osmanlı'nın talebini reddetti. Bu ambargodan sonra İttihat Terakki yönetimi, 15 cm.den uzun toplu tabancalarla öteki tüm ateşli silahların ve bunların mühimmatlarının ülkeye girişini yasakladı, öte yandan silah yapımcılığında devlet tekeli olarak örgütlenme yönünde adımlar atmaya çalıştı.36

            Bu ambargo, nedense tek bir araştırmada yer alır, üzerinde durulmaz, "not edilmez", derslerde anlatılmaz.

Trablusgarp Savaşı anlatılırken bu "ayrıntı" nedense atlanır.

Çanakkale'de Düşman Güçlere Sağlanan                    Amerikan Silahları

            Ardından 1. Dünya Savaşı geldi.

            ABD, 6 Nisan 1917'de savaşa katıldı. Rüstem Bey'in yerine elçi gönderilen Abdülhak Hüseyin Bey, savaş nedeniyle 20 Nisan 1917'de Amerika'dan ayrıldı.

            1917'de ilişkiler kesildi.

            Trablusgarp savaşında Türkiye'ye silah ambargosu uygulayan Amerika, 1. Dünya Savaşı'na resmen girmeden önce İngiltere ve Fransa'ya yüklü meblağlarda silah sattı.

            "Amerikan endüstrisi kendisini hızla İngiliz-Fransız savaş ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ayarladı ve muazzam miktarda, top, mermi, patlayıcı madde ve başka malzeme temin etti, karşılığında büyük kârlar sağladı."(Allan Nevins-Henry Steele Commager, ABD Tarihi, Çeviri: Halil İnalcık, Doğu Batı Yayınlan, Mart 2005, Ankara, s. 371.)

            Çanakkale'de Mehmetçiği şehit eden silahların ve mühimmatın bir kısmı Amerikan malıydı.

            İstanbul'da savaş sırasında Alman Büyükelçi Vangenheim, Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau'ya birkaç kez müracaat ederek, "Siz Başkan Wilson'un yakın dostusunuz. Yazınız kendisine ve Amerika'nın, müttefiklere silah satma kararını iptal etmesini temin ediniz" dedi.

            Babasının hayrına değil, doğal olarak Almanya'nın çıkarlarını savunmaya çalışan ve Amerikan silah sanayinin savaşa dahil olması durumunda bir felaket yaşayacaklarını iyi bilen Vangenheim, en sonunda elinde bir delille Morgenthau'nun kapısını çaldı.

"- Bakınız bay büyükelçi. İşte Çanakkale'de elimize geçen bir obüs mermisi parçası..."

Sonra üzerindeki yazıya işaret eder:

Bakınız, buraya... B.S. Co... yazmaktadır. Yani, Bethlehem Steel Company... Yani Amerikan mermisi...

Peki ama, diye cevap verir Morgenthau... Silah satışı ve ticareti dünyanın her tarafından serbestçe yapıla gelmiyor mu?

Evet ama, diye sözüne devam eder Vangenheim, burada Türkiye'de yaşadığımızı biliyorsunuz. Türkler çocuklarının hayatına Amerikan mermilerinin son verdiğini öğrendikleri an burada her şeyi kaybedebilirsiniz. Sizin teb'anız da emniyet altında yaşayamaz." (İlhan Bardakçı, İmparatorluğun Yağması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 1. baskı: 2004, s.170-171. Morgenthau, Enver Bey'in davetiyle 15 Mart 1915 günü Yürük isimli Türk korvetiyle yola çıkarak Çanakkale'deki Türk birliklerini yerinde inceledi.. Çanakkale'nin başkomutanı Cevad Paşa ile karargâhında tanıştı. Enver Bey'in bu Amerika'yı etkileme gezisi Morgenthau'nun yazdıklarına bakılırsa pek hedefine ulaşamamış. Morgenthau, dikkatle mevzileri inceler, anılarında Anadolu sahilindeki işe yaramaz toplardan, mühimmat eksikliğinden bahseder.)

Oysa Amerika savaşın başında tarafsızlığını ilan etmiş, 1917 Nisan ayına kadar sözde "tarafsızlık" durumu sürmüştü. Alman denizaltılarının Amerikan gemilerini batırması üzerine 6 Nisan 1917'de Almanlara savaş açarak, müttefiklere dahil oldu.

Hatırlatalım, Amerikalılar kurdukları şirketlere derin manaları olan isimler koymakta pek mahirler.

Bethlehem, inanışa göre Hz. İsa'nın doğduğu yer, (Beytullahim. Bethlehem, bunun Evanjelistçesi).

İzmir'in işgalinde Amerikan Zırhlıları'nın Yunanistan'a Yardımı

            Amerika, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İzmir'in işgaline de destek verdi. Kurtuluş Savaşı'nda İzmir'in işgali bir dönüm noktası. Sadece ilk 48 saat içinde 2 bin civarında Türk ve Müslüman katledildi. Yunanların İngiltere ve ABD desteğinde yaptıkları mezalimi Umum (Genel) Jandarma Kumandanı Miralay (Albay) Ali Kemal Sırrı, işgalden 19 gün sonra gönderdiği 4 Haziran 1919 tarihli raporda şöyle anlatır: "Osmanlı İmparatorluğu'nun memleketlerinden biri olduğu günden beri hiçbir taarruza maruz kalmayarak bir masumluğun örneği halinde bulunan zavallı ve kimsesiz İzmir, Hunlara ve Yamyamlara rahmet okutacak derecede sefil ve adilik gösteren bir milletin kahır perdesi altında hâlâ inliyor."37

Vatanseverlerin kurduğu "İlhak-ı Red Heyeti Milliye"sinin işgalden önce yayımladığı bildiride yapılan miting çağrısı üzerine binlerce Türk maşatlıkta (bugünkü Bahri Baba Parkı) toplanarak işgal kararını protesto etti. Bildiride, "EY BEDBAHT TÜRK.. .Wilson prensipleri unvan-ı insaniyetkâranesi altında senin hakkın gasb ve namusun hetk ediliyor" denildi.38

            ABD'nin savaş gemileri işgalcilerin hizmetindeydi.

            "Amerikan zırhlısı Arizona Albay J. H. Dayton'un komutasında ve refakatinde Dyer, Gregory, Luce ve Manley adlı dört destroyer de olduğu halde, 11 Mayıs'ta İzmir'e gidip demirlemiştir (Yunan işgalinden dört gün önce -U.Y.). Amiral Bristol da Nahma zırhlısıyla daha birkaç gün önce aynı limana varmış, öteki zırhlıları beklemekteydi. Amerikan amirali ve zırhlı komutanları birkaç gün sonraki Yunan çıkarmasını görüştükten sonra Amiral Bristol, Vis-Amiral Krapp'ın emriyle, Luce, Gregory ve daha önceleri İzmir'e gelmiş bulunan Stribling adlı gemilerle İstanbul'a doğru yola çıktı. Geri kalan zırhlılar İzmir'in işgalinde limandaydılar... İngiliz Başbakanı Lloyd George Yunan çıkarmasından Amerikan Başkanı Wilson'u daha önce haberdar etmiş ve onun onayını almıştır... İşgal sırasında Amerikan denizcileri de İzmir'e çıkmışlardır. Bu arada onlara katılan Barney ve Hazelwood adlı Amerikan savaş gemileri 9 Haziran'a kadar İzmir'de kaldılar. Amerika'nın Türkiye'nin işgalinde zırhlılarını ve bütün öteki olanaklarını emperyalizmin emrinde kullandığı ve topraklarımızın işgaline fiilen katıldığına şüphe yoktur. Amiral Bristol de daha sonra kendi hükümetine verdiği raporda bu Amerikan katkısının Türkler üzerindeki olumsuz tepkisini özetlemektedir."39

            Maalesef ne Çanakkale'de üzerimize yağan Amerikan mermileri, ne de Amerikan zırhlılarının İzmir'in işgaline verdiği destek, anlatılmaz.

            Örneğin bir yazar, İzmir'den bu Amerikan zırhlılarından biriyle kaçak aileyi gayrimüslim aileyi anlatırken, tehcirden kaçtıklarını iddia eder, kimse çıtını çıkarmaz.

            Rıfat Bali, İzmir'in işgali sırasında Amerikan savaş gemilerinin Hıristiyanları savaş bölgesinden alıp taşıdığını Asidyan ailesinden Jeanne Asidyan'ın ağzından yazıyor. Ancak bu Ermeni ailesinin İzmir'in işgalinden ve Yunan mezaliminden değil "Tehcirden" kaçtıklarını iddia ediyor!40

            Bali, hemen ardından kendi kendini yalanlıyor. Jeanne Asidyan, -1915'teki tehcirden mi, yoksa 1919'da İzmir'in işgalinde yaşanan mezalimden mi?! - Amerikan savaş gemisiyle nasıl kaçtıklarını şöyle anlatıyor: "Erkek kardeşimiz Albert'in koleji bitirmesi için bir ayı daha vardı. Anne ve babamız onu da alıp hep birlikte Amerika'ya gitmeyi düşündüler: Pasaportlarımız vardı. Zannediyorum gemiye binmeden önce iki ay boyunca İzmir'de idik. Gemi kıyıdaydı. Her şeyimizi ambalajlamış gitmeye hazırdık. Gemiye bir Pazartesi günü binecektik. Ancak Cumartesi günü kıyamet koptu. Bu sefer Türkler ve Yunanlılar savaşıyordu. Bütün İzmir şehrini ateşe verdiler... Herkes kıyıya doğru gidiyordu. Bizler bodrumdaydık. Babam bize 'Merak etmeyin cennete gidiyoruz' diyordu ve dua ediyordu.

            Annem 'Hayır. Yukarı gidelim. Ayakkabılarımızı çıkaralım ve Amerikan Kız Koleji'ne doğru koşalım' dedi. Oraya vardık. Amerikalılar misyonerleri kıyıya götürmek için bahriyelileri yollamıştı. Alevlerin ve kurşunların arasından onları takip ettik ve kıyıya vardık. Babam rahip olduğu için misyonerler onu tanıyordu. Bir Amerikan savaş gemisine konulduk ve daha sonra bir Yunan yük gemisine aktarıldık."41

            İkinci Silah Ambargosu:

            1921 Türk Kurtuluş Savaşı

            Ankara hükümeti Kurtuluş Savaşının en sıcak günlerinde Amerikan silah şirketlerine başvurarak 300 bin mavzer tüfeği ve 600 milyon fişek için fiyat istedi. Winchester şirketinin Dış Satışlar Müdürü, Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği 1 Haziran 1921 tarihli mektupta böyle bir satışın ABD dış politikasına uygun olup olmadığını sordu. Winchester'a bu talebi ileten, Londra ve Paris'te büroları bulunan New Yorklu W. Scott-Boody'dir. Body, "Türk hükümetinin en önde ve etkili kişilerinden biri olan Edam Bey'in kendisinden bu fiyatları istediğini" bildirir.

            Rakam çok büyüktür.

            Konu bizzat Dışişleri Bakanı Charles Evan Hughes'un bilgisine sunulur.

            Dışişleri Bakanlığı Yakındoğu Dairesi, son noktayı koyar. Daire, bakanlık müsteşarına gönderdiği notta, "yeni Türk hükümeti" deyiminin açık olmadığını, ancak Ankara'daki "milliyetçi hükümet" kastediliyorsa, bu silahların eğer Ankara hükümetine verilirse dolaylı olarak Rus Bolşeviklerine gideceğini yazar! Bu gerekçeyle Kurtuluş Savaşı'nda Amerika, Türkiye'ye ikinci silah ambargosunu uygular.42

            Oysa Amerikan yönetimi, sadece 4 yıl önce Çanakkale'yi cehennem yerine çeviren İngiliz ve Fransızlara silah satarken, "ticaretin serbestliğinden" söz ediyorlardı.

            Üçüncü Silah Ambargosu:

Johnson'un Mektubu

            Evet, Johnson'un mektubuyla başlayan süreç, olsa olsa üçüncü silah ambargosu olabilir.

            1963-64 Kıbrıs bunalımının ardından ABD Başkanı Lydon B. Johnson'un Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği 5 Haziran 1964 tarihli mektup, ilişkilerde ve Türk dış politikasında yeni bir dönemin açılmasına neden oldu.

            Johnson mektubu, Türkiye'de Amerika'yla ilgili düşünceleri yerle bir etti. Öyle ki, bu mektubun ardından gelen süreçte toplumda ve devletin çeşitli kademelerinde görevlilerin en azından bir bölümünde Amerika'yla ilgili büyük bir bilinç sıçraması yaşandı. 1968 gençlik hareketlerinde ve sonrasında da Johnson Mektubu çok tartışıldı.

            ABD, ara başlıkta "silah ambargosu" olarak ifade ettiğimiz bu düşmanca tutumla aslında çok daha ağır bir yaptırımı dayatıyordu. Johnson, "Size verdiğimiz silahları, Kıbrıs'ta Yunanlara karşı kullanamazsınız" diyordu. Davul Türkiye'nin boynunda, tokmak Washington'un elindeydi.

            ABD Başkanı Johnson'un İnönü'ye gönderdiği mektubun bazı bölümleri şöyleydi:

            ''Sayın Bay Başbakan, Türkiye Hükümetinin, Kıbrıs'ın bir kısmını askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtası ile sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, Hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere kararınızı birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu   bana bildirdi.

            Yıllar boyunca Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, Hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorarım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.

            1960 tarihli Garanti Andlaşması ahkâmı gereğince böyle bir müdahalenin caiz olduğu kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Bununla beraber, Türkiye'nin mutasavver müdahalesinin, Garanti Andlaşması tarafından sarahaten menedilen bir hâl sureti olan taksimi gerçekleştirme gayesine matuf olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım. Ayrıca, söz konusu Andlaşma, teminatçı Devletlerarasında istişareyi gerektirmektedir. Birleşik Amerika, bu durumda, bilcümle istişare imkânlarının hiçbir şekilde tüketilmediği ve dolayısı ile tek taraflı harekete geçme hakkının henüz kabili istimal olmadığı kanaatındadır."

            Bunlar açıkça Türkiye'yi tehditti ve İsmet İnönü bütün bu hakaretleri sineye çekmiş ve sinmişti.

ABD Başkanı şöyle devam etmekteydi:

            Diğer taraftan, Bay Başbakan, NATO vecibelerine de dikkat nazarınızı celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs'a vaki olacak Türk müdahalesinin, Türk-Yunan kuvvetleri arasında askerî bir çatışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk Lahey'de yapılan son NATO Bakanlar Konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin 'kelimenin tam manasıyla düşünülemez' olarak telâkki edilmesi gerektiğini beyan etmişti. NATO'ya iltihak, esas icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir. Almanya ve Fransa, NATO'da müttefik olmakla yüzyıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir; aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye'den de beklenmesi gerekir. Ayrıca, Türkiye tarafından Kıbrıs'a yapılacak askerî bir müdahale Sovyetler Birliği'nin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin tam rıza ve muvafakatları olmadan Türkiye'nin girişeceği bir hareket neticesinde ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye'yi müdafaa etmek mükellefiyetleri olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim.

            Diğer taraftan, Bay Başbakan, bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye'nin vecibeleri dolayısı ile de endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler Ada'da sulhu korumak için kuvvet temin etmiştir. Bu kuvvetlerin vazifesi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta zarfında, Ada'daki şiddet hareketlerinin azaltılmasında tedricî bir şekilde muvaffak olmuşlardır. Birleşmiş Milletler Arabulucusu henüz işini bitirmemiştir. Hiç şüphem yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümidi yıkacak olan Türkiye'nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki gösterecektir."

            Türkiye'yi Kuşatma Planı:

            ABD Ordusu'nun gizli raporu ortaya çıktı

            "Beş yıl içinde yedi ülkeyi ele geçireceğiz: Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, İran, ..." bu sözler Amerikan Ordusunun en üst düzeyde yaptığı bir buluşma sırasında "çok gizli" damgalı bir raporun içinde yer alıyor. ABD Ordusu Generali General Wesley Clarck, 1991 Yugoslavya saldırısı sırasında NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanıydı. 2004'te Demokrat Parti'nin Başkan Adayı olarak gösterildi.

            Clarck Democracy Now isimli Amerikan yayın organının editörü Amy Goodman'a verdiği röportajda şunları söyledi: "11 Eylül'ün hemen ardından Pentagon'daydım. 11 Eylül'den 10 gün sonra, Pentagon'a gidip Savunma Bakanı Rumsfeld ve yardımcısı Wolfowitz'i gördüm. Müşterek Karargâh'ta daha önce benimle çalışanlara sadece merhaba demek için alt kata indim. Generallerden biri beni içeri çağırdı. 'Efendim, gelip benimle birkaç dakikalığına konuşmalısınız' dedi. 'Peki, ama çok meşgulsünüz' dedim. 'Hayır, hayır' dedi. 'Irak'la savaşa girmeye karar verdik'. Ya 20 Eylül ya da o sıralardaydı. 'Irak'la savaşa mı gireceğiz? Neden?' dedim. 'Bilmiyorum' dedi. Birkaç hafta sonra onu tekrar görmek için gittim, o sıralar Afganistan'ı bombalıyorduk. 'Hala Irak'la savaşa girme durumunda mıyız?' diye sordum. 'Daha da kötüsü' dedi. Masasına uzandı, bir kağıt aldı. 'Bunu az önce yukarıdan aldım' Savunma Bakanı'nın ofisinden anlamına geliyordu- 'Beş yıl içinde, Irak'la başlayan sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan'la devam edip Irak'la yedi ülkeyi nasıl ele geçireceğimizi anlatan bir not'. 'Gizli mi' diye sordum. 'Evet efendim' dedi."43



36 Doç. Dr. Kurthan Fişek Doç. Dr. Orai Sander, ABD Dışişleri Belgeleriyle Türkiye-ABD Silah Ticaretinin îlk Yüzyılı 1829-1929, Çağdaş Yayınları, Ankara, 1977, s. 184 vd,

37 Raporun orijinal metni için bkz. Uğur Yıldırım, Keşiş Güç, Otopsi Yayınları, Birinci Basım: Eylül 2005, s. 102-103.

38 M. Murat Hatipoğlu, Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1988, s. 88.

39 Doç. Dr. Türkkaya Ataöv, Amerika, NATO ve Türkiye, Aydınlık Yayınları, 2. baskı: 1969, Ankara, s. 162-163.

40 Rıfat N. Bali, Anadolu'dan Yeni Dünyaya, İletişim Yayınları, Birinci Basım: 2004, s. 209. Bali'nin koyduğu ara başlık aynen şöyle: "Tehcirden kaçan Jeanne, Molly ve Miryam Asidyan'ın Öyküleri"

41 Agy

42 Doç. Dr. Oral Sander-Doç.Dr. Kurthan Fişek, s. 45 ve 194 vd.

43 Aydınlık / 08.04.2007

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

"DİN"Lİ-YORUM
  (Erbakan Hoca'nın Askon Sohbeti.)   Doğru bir tedavi için, önce doğru teşhis...
Devami
ABD'NİN İRAN'A SALDIRISI VE TÜRKİYE'NİN SINAVI
Başbakan Erdoğan'ın Amerika gezisi nasıl okunmalı? Recep T. Erdoğan'ın ABD gezisi...
Devami
La Rouche'nin Tarihi Tespitleri: DOLAR ÇÖKÜYOR!
  La Rauche 11 Eylül eyleminden bir buçuk ay önce...
Devami
AMPÜL'ÜN TÜKENEN ENERJİSİ MORTGAGE VE DÖVİZ MESELESİ
  ATO Başkanı Aygün, Hükümeti Uyarıyor! Balon patlamak üzere! Düşük...
Devami
IMF (Uluslararası Para Fonu) NEDİR?
Gazete ve televizyon haberlerinde,  özellikle ekonomi  bültenlerinde adından  çok sık ...
Devami
LEŞ KARGASI AMERİKA YARDIM BAHANESİYLE İŞGAL EDİYOR!
  ABD Ordusu Açe'de!.. Amerika, deprem ve tsunami felaketinin vurduğu...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4733

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR