Get Adobe Flash player
Reklam

CIA DESTEKLİ LİDER ÜRETME ÇİFTLİKLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

Söz özün aynasıdır. Lafları, kişinin ayarıdır. "Beyanı lisan, aynıyla insan" deyimi Süleyman Demirel için tam yerine oturmaktadır. Aşağıdaki başlıklar, onun laflarıdır:

Türbanlılar Arabistan'a gitsin!

  AKP türban sorununu çözemez! 

  Arınç'ı canlı yayında düello'ya davet ediyorum!

  Savcının ihracı yanlıştı!

  Unumu eleyip, eleğimi asmadım!

  Kendimi fevkalade haller için saklamıyorum. (Sadece hazır olduğumu hatırlatıyorum!)    

  (Meydanlara çıkacak) Enerjim var. Meydanları özlüyorum. (Çıkarmalarını gözlüyorum)

  Başbakanlar asılmaktan korkuyor, cesur karar alamıyor!                                      

  AKP'nin içinde ahenksizlik var. Onlar itiraf etmez ama var!

 

  Kırmızı kitabı milletvekilleri de görmeli!  

  Bir meydanlara çıksam, bir mikrofon elime         geçse..!..                                                                         

  Benim kapım aşındırılmaya açıktır. Siyasetin her safhasında bulundum. Ülkenin, dünyanın sorunları beni ilgilendirir. Neme Lazım diyemem... Ben bir entellektüel olarak değil, eski bir siyasetçi olarak bu konularla ilgileniyorum.

  Ben şimdi Güniz sokakla oturuyorum. Çeşitli zeminlerde konuşuyorum, düşüncelerimi söylüyorum."

  Hasan Demir'in dediği gibi:

  Demirel PKK ve AKP'ye çalışıyor!

  "Başörtüsüyle okumak isteyenler Suudi Arabistan'a gitsin!" diyen Demirel ve benzerleri, ellerinde Apo posterleri ile sokaklara fırlayan militanlardan daha fazla PKK'ya ve "Başbakanı deliğe süpürmeyin, onu kullanın!" diye Amerikalılara yalvaran Erdoğan'ın özel danışmanı Zapsu'dan çok daha fazla da AKP'ye hizmet ettiklerinin herhalde farkındadır!

  Evet, PKK'ya hizmettir; çünkü örgüt bu tür fırsatları değerlendiriyor ve sanki kendisi Marksist bir örgüt değilmiş ve sanki kundaktaki bebekleri katlederken Ermeni militanlarla birlikte tetik çekmezmiş gibi namazında niyazındaki mütedeyyin Kürtlere dönüp, "İşte Türkiye'yi yönetenler senin başörtüne bile tahammül edemiyor!" diye propaganda yapmakta ve maalesef etkili de olmaktadır.

  Ve bu tür beyanlar AKP'nin daha çok işine yarıyor..

  Zira kim ve hangi sebeple; başörtülüleri, Türk devleti ve cumhuriyet  rejimi için PKK'dan daha büyük bir tehlike olarak görüyorsa (Çünkü PKK'ya sürekli af çıkıyor ama başörtülülere af gündeme geldiğinde yer yerinden oynuyor) bu milleti din istismarcılarının tuzağına itiyor ve inatla başörtüsünden siyasi rant sağlayanların değirmenine su taşıyor.. Ve bugün için de o değirmen, sanki devri iktidarlarında binlerce "apartman kilise" açılmamış, sanki nüfus cüzdanlarında din hanesi boş bırakılmamış ve sanki Irak'taki camileri haçlı askerlerinin kışlası haline getiren ABD'ye itaat derecesinde arka çıkılmamış gibi, maalesef AKP görünüyor.

  Maalesef Demirel ve versiyonları; rahmetli Atatürk Türkiye'si ve Atatürk ideallerinin ve genel zannın aksine millî ve mânevî değerlerine bağlı, köklerinden kopmadan uzayı ve ufukları kucaklayacak Türkiye'nin önündeki en büyük engeldirler. Evet, Demirel Türkiye için büyük bir talihsizlik ve Demirel ve Özal gibileri PKK için de büyük bir şans olmuştur. Bıraksınlar biz PKK ile şöyle mücadele ettik, böle mücadele ettik laflarını. Bütün yaptıkları sivrisinek avlamak olmuş, bataklığa bakma cesareti bile gösterememişlerdir. Bunların gücü sadece başörtülülere yetmiştir.

  Çünkü bunların devri iktidarında Türk toprağına bir asit damlası gibi düşen PKK, ortamı müsait görünce zeytinyağı gibi yayıldıkça yayılmış, Türkiye'yi yormuştur, yormaktadır. Bunların devri iktidarında bütün askerî varlığını İsrail'e karşı Lübnan'a kaydırmış Esad'ın, pamuk ipliği kadar bile sağlam olmayan rejimi; savaş karargâhı Şam'da, eğitim alanları Lübnan'da olan PKK militanları ile Türkiye'ye binlerce defa saldırmış, Özal'lar, Demirel'ler ise askeri ve ekonomik bakımdan Türkiye'nin yirmide biri bile olmayan Suriye'den ürkmüş, Şam'ı Hafız Esad'ın başına yıkamamışlardır. Neymiş efendim o günlerde Suriye'nin arkasında SSCB varmış! İyi de, Türkiye de NATO üyesi değil miydi? Türk jetleri Öcalan'ın Şam'daki evini katille birlikte kömür yığını haline çevirseydi SSCB Türkiye'ye mi saldıracaktı, yoksa ABD ve İsrail'in foyası mı meydana çıkacaktı!

  Velhasıl bunlar bu milleti hep kandırdılar..

  Şimdi de AKP'ye karşıymış gibi görünerek aslında AKP'nin ekmeğine yağ sürüyor, Türk milletinin dikkatini; bölücü terörden ve vatan toprağının peşkeş çekilmesinden, yurdun en ücra köşelerine kadar yayılan kiliselerden, dış politikayı ABD'ye, içişlerini AB'ye devretmiş bir Türkiye'den başka yöne, "Siz bütün bunları boş verin, Çağdaş Türkiye için asıl tehlike başörtülüler ile devlet hizmetinde yer alan İmam Hatiplilerdir" diyerek, delinen Lozan ve yaklaşan Sevr'den uzaklaştırıyorlar...

  Yahu yeter artık...

  Düşün yakamızdan..."

  Kıvanç Değirmenli'nin:

"CIA'den değişim soslu lider tarifleri" ilginçti:

  Herkes Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna örnekleri üzerinden küresel güçlerin "lider" yaratma dinamiklerini ele alıyor. Halbuki gözümüzün önünde Cem Boyner, Kemal Derviş, Tayyip Erdoğan ve son olarak Mustafa Sarıgül'le tamamlanan bir zincir var ki; yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye'de ki operasyonlarına çok daha fazla özendiği her halükarda ortadadır.

  Bu ülkede Demirel'lerin, Ecevit'lerin, Türkeş'lerin, Özalların, Mesut Yılmazların "yaratılış" sürecine çok iyi bakmalıdır.

  Fakat son zamanlarda yeni "lider yaratma" sürecine tanık oluyoruz:

  a) Cem Boyner

  b) Tayyip Erdoğan

  c) Kemal Derviş (Tutmadı, tahribat yaptı)

  d) Mustafa Sarıgül

  e) Mehmet Ağar

  f) Erkan Mumcu

  g) Zeki Sezer

  h) Haydar Baş (M.Ç.)

  "Lider" demeye dilim varmıyor ama bazıları "lider" olarak gördüğü için; Leyla Zana isimli terörist beslemesinin de bu süreçte nasıl yoğrulacağını yakından takip ediyoruz.

  Son günlerde Sarıgül ve çevresinde oluşturulan fırtınayı izlerken; stajyerlik dönemini Cem Boyner üzerinde geçiren yabancı istihbarat örgütlerinin artık Mustafa Sarıgül ile iyice piştiklerini görüyoruz.

  CIA çocukları sayemizde bayağı tecrübe kazandılar. Bu tarz yabancı istihbarat örgütlerinde; stajyer ajanlara dönem ödevi olarak "Türkiye'de gündem değiştir" veya "lider adayı yarat" gibi görevler verip vermediklerini merak etmeye başladık.

  Bırakın daha Başbakan adaylığını, parti başkanlığı adaylığı safhasına gelmemişken ABD'ye giderek; "ABD'den icazet alma" geleneğinde çıtayı biraz daha alçaltan Sarıgül'ün son günlerde Felluce üzerinden gerçekleştirdiği "ABD'nin zulmüne karşı Baykal ne yapıyor?" söylemini ise "sahte Anti-Amerikancı" söylem kategorisinde siyaset derslerinde okutmak gerekiyor. Bu söylemi onun "Anadolu çocuğu" duruşuna sempati ile bakan seçmenine ve bir de Eminönü'ndeki güvercinlere yem diye vermek lazım.

Neticede ABD'ye karşı gerçek bir duruşu olan lider; bu söylemi, Sarıgül'ün ABD merkezli olduğu söylentilerinin ayyuka çıktığı şu dönemde değil, çok daha öncesinden sahiplenirdi. Ve tabi; madem ABD emperyalizmine bu kadar karşı; ABD'ye gidip özel siyaset seanslarından geçmeyi o sürekli vurgulamak ihtiyacı hissettiği onurlu "Anadolu Çocuğu" duruşuna yediremezdi.

Şimdi gelin hep beraber; Sarıgül'le hayli tecrübe kazandıkları belli olan bu "toplumsal mühendislik" odaklarının; önümüzdeki dört örnek üzerinden "lider yaratma" şablonlarını biraz analiz etmeye çalışalım.

Benim tezim odur ki; yabancı istihbarat örgütlerinin "lider yaratma" süreci aşağıdaki sekiz ana safha üzerinden gerçekleşmektedir.

  Bunlar:

Tespit

Lider adaylarının; Arı Grubu, AGL, Gençlik Örgütleri gibi paravan yapılar üzerinden tespit edilerek, "liderlik" vasıflarının cemaat dinamikleri içinde ön testlere tabi tutulduğu ortamlar. Mayanın tutup tutmayacağını görmek için bu tarz yapılar ideal bir ortam oluşturuyor.

Tanıştırma

Sözkonusu gruplar bünyesinde pişen ismi; çeşitli medya kanalları aracılığı ile kamuoyu vitrinine koymaya ve önce toplumsal zihinde nasıl yer ettiği ölçmeye başlanıyor.

Karizmatizasyon

Adayın karizmasının çeşitli vesilerle yükseltilerek; bir başarı hikayesi olarak topluma sunulması amaçlanıyor.

"Anadolu"zizasyon

Türk siyasi sisteminde seçmen profilini en kılcal damarlara kadar haritalandırmış birimlerin çok iyi bildiği üzere; "şehirli" görüntüsü seçmen nezdinde "dengelenmesi" gereken bir görüntüdür aksi takdirde maya tutmayabilir. Ve hele geçmişi ve kökeni karışıksa, "Anadolu" imajı veriliyor.

Mağdurizasyon

Ve yine Türk seçmen profili açısından temel bir kriter; adayın, egemen sistem üzerinden bir "mağdur" konumuna sokulması ve "sistemle kavgalı" , "güçlü-onurlu" ve "mağdur" noktasında tutulmasıdır. Bu; Türk seçmenin "anaçlık" doğası ile doğrudan bağlantılı görünüyor.

Kitleleşme

İyice pişen adayın; mağdurluğunun ve "haksızlığa uğrama" profilinin zirve yaptığı noktada; "sisteme karşı halka sığınma", "halktan güç bulma" sahnelerinin medyatikleştirilmesi ve dramatizasyonu sergileniyor.

Çatılaşma

Mücadele verdiği yapı bünyesinde; mevcut egemen odağa karşı olan diğer odakları da kendisi ile aynı safta mücadeleye çağırma ve "uzlaşmacı, birleştirici, bağışlayıcı" portreye bürünme dönemine geçiliyor.

İktidar

Bu kadar destekten sonra hedeflenen koltuğa oturttuklarını kullanma süreci yaşanıyor.

Yukarıdaki tablo çerçevesinde baktığınızda; son dönemde Cem Boyner'den, Tayyip Erdoğan'a, Zeki Sezer'den Sarıgül'e, Mehmet Ağar'dan Erkan Mumcuya kadar bir çok "liderin" bu süreçlerden geçirildiğini ve bu isimlerin liderlik yarışlarındaki başarıları ve başarısızlıklarının bu süreçlerle açıklanabileceğini görürsünüz.

Yalnız bu noktada; tabloyu tamamlamak için, lideri yaratan temel dinamiği atlamamamız gerekiyor.

Her kahramanın bir "anti-kahraman"a ihtiyacı vardır...

Türkiye gibi bir ortamda; yabancı istihbarat örgütleri bu "anti-kahramanı" yaratmakta hiç zorlanmazlar...

Nasıl zorlansınlar ki...

Tayyip Erdoğan'ın "anti-kahramanı"; ülke federal bir sistem çerçevesinde parçalanmaya çalışılıp, askerlerinin başına "müttefik" diye topluma lanse ettiği ABD tarafından çuval geçirilirken bile hala "türban" takıntısını terketmeyerek toplum nezdindeki inandırıcılığını ve desteğini mum gibi eriten Türk Silahlı Kuvvetleri'dir...

Kemal Derviş'in "anti-kahramanı"... katı "devletçi" ekonomik yapı ve bunla özdeşleştirilen "kriz"dir..

Ve Mustafa Sarıgül için de; ne kadar çalışsa ve çabalasa da, çevresindeki kadroların da desteği ile antipati çemberini ve imajını aşamayan Deniz Baykal biçilmiş kaftandır...

Ondan sonra bakarsınız; kimileri "kahraman"a, kimileri ise "anti-kahraman"a hizmet eden boş tartışma ve mücadelelerin içinde zaman, para, emek ve can harcarken; kimse bu madalyonu boynumuza kim astı diye sormaya fırsat bulamaz.

Türkiye'yi istihbarat ve psikolojik harp laboratuarına çeviren odakların deneme yanılma yöntemini, ülkemizin geleceği ve bugünü ile oynayarak geldikleri noktayı; bu odakları zamanı geldiğinde geri postalamak için iyi etüd etmeliyiz.

  Bu etüdü önümüzdeki lider yaratma senaryoları üzerinden ve geçen yazıda ortaya koyduğumuz lider yaratma safhaları üzerinden derinleştirelim isterseniz.

Cem Boyner örneğini ele alalım...

  Tanıştırma aşamasında; toplumun hafızasına, sempatik, başarılı ve Türk toplumunun alışık olduğu kalantor işadamı tiplemesinden uzak sevimli bir yüzle vitrine konulan Cem Boyner'in duruşu ve konuşması ile ek bir karizma çalışmasına da pek ihtiyacı yoktu. 

  Sorun; "Anadoluzizasyon" olarak adlandırdığımız; yani "lider adayını" , Türk toplumunun ağırlık merkezini temsil eden ve şehirde yaşasa bile bırakmadığı "taşralı" , "Anadolu" duruşuna uyumlu hale getirme aşamasında yaşandı. Boyner; İstanbul'un varoşlarından, Elazığ'ın köyüne kadar bir çok kişi için "şehirli çocuk"tu.

  Hele "modernlik" ve "çağdaşlık" adına yanına oturtulan karısı; operasyonu yürütenlerin ne kadar acemi olduğunun göstergesi idi. Bu resim; Moskova'da Yeltsin'e rakip çıkarmak için işe yarayabilirdi ama Tokat'ın köyünden, İstanbul'un varoşuna kadar geniş bir alanda; Boyner'i seçmenin gözünde "bizden biri" sıfatından uzaklaştırarak; seçmen kitlesini birden "şehirli burjuva" oyları ile sınırlı kıldı.

  Eğer Boyner; toplum nezdinde "kurtarıcı" olarak lanse edilebilseydi; bu resimde gözardı edilebilir ve artık sadece midesi ile düşünme noktasına gelen seçmen, taşralı veya değil, Boyner'i satın alabilirdi.

  Fakat Boyner; "kurtarıcı" değil, "aykırı" sıfatı ile özdeşleştiği için; seçmen kitleleri için olsa olsa "seyredilecek" ama "oy verilmeyecek" lider koltuğunda buluverdi kendini.

  Türkiye'de liderliğe soyundurulan tecrübesizlerin; karşılarında buldukları kalabalığı sandıktaki oy zannetme saflığından kurtulamamaları bu ülkede Boyner'den sonra bir başka ismi daha kamuoyu önünde rezil edecekti.

  Rahmetli İsmail Cem de; aynen Boyner gibi, "çağdaş" ve "aykırı" idi ve bu yüzden ilgi çekti ama çektiği ilginin onda biri kadar oy alamadı. Çünkü o seçmenin gözünde "bizden biri" değildi ve onu bırakın; "kurtarıcı" imajı ile özdeşleşmemişti.

  Kısacası ne Boyner, ne Cem; "Tam mağdurize edilemedikleri" için sevimli ve aykırı kahramanlar olarak kaldılar. Televizyonda her türlü "modernlik" görüntüsünü seyrederek satın alan ama kendi hayatını muhafazakar kalıplarda belirleyen kitlenin "seyretme" ile "oy verme" psikolojisi çok daha iyi etüd edilmeliydi.

Kemal Derviş örneğini hatırladığımızda, lider parlatıcıları daha dikkatli davranmıştı.

  Kemal Derviş; ilk günden itibaren; paketlenmiş bir karizma ve en önemlisi "kurtarıcı" imajı ile topluma sunuldu.

  Havaalanına indiği andan itibaren; ekonomik krizle kıvranan milletin her hücresine "kurtarıcınız geldi" melodisi çalınmaya başlandı.

  Kemal Derviş'in Hilton otelinde kalırken; "şortu" ile sabah koşusu yapan hali ne kadar onu "bizden biri" imajından uzaklaştırsa da; koşu sonrasında özenle kurgulanmış bir sahne ile sanki önceden ayarlanmamış gibi "taksicilerle çay içip, sohbet etmesi" onu "bizden biri" kategorisine sokmak için yetersiz ama iyiniyetli bir çabaydı. Bu çaba; Derviş'i, uyguladığı politikalarla altlarından bir donunu almadığı üreticiler ve esnafla yanyana gösteren sahnelerle sürdürülmeye çalıştı ama Derviş her birinde çok fazla sırıtıyordu.

  Boyner vakasında; liderin yanına eşini ismi ile oturtanlar; bu sefer Derviş'in yanına oturan yahudi ABD'li Cathrine'i, topluma "Catherine YENGE" olarak yutturdular.

  Fakat nihai tespitte; Derviş; aç ve işsiz kalmadığı sürece, semasında İngiliz bayrağı dalgalansa umursamayacak bir kitleye "kurtarıcı" olarak başarı ile lanse edildi.

  Derviş'in "Mağdurizasyon"'u da; onu ajanlıkla suçlayanlar ve DSP tarafından sağlanacaktı ki; yumuşak ve sinirlenmeyen akademik görüntüsü ile "Erdal İnönü" ile "Adnan Kahveci"'nin bir karması olarak devam edebileceği siyasi hayatında niyetleri ve bağlantıları ile çok kolay deşifre oldu.

  Bu noktadan sonra; ODTÜ'de ona karşı slogan atan öğrencide; ona karşı bayrak açan sendikalarda; "halim salim adama karşı agresiflik yapan" çığırtkanlar değil, milletin hakkını savunan odak konumuna geçtiler.

  Cem Boyner örneğinde; "Anadoluzizasyon" aşamasında çuvallayanlar, bu noktada "Mağdurizasyon" kısmında çuvallamışlar ve hizmet ettiği misyonu çok hızlı deşifre eden Derviş'in "liderlik projesi" için yanlış adam olduğunu geç anlamışlardı.

İşte bu noktada; birileri şunun farkına vardı:

  Türkiye'de lider adayının "tertemiz" ve "aydınlık" olması değil; "işbitirici" olması gerekir. Bu "işbitirici"lik bazı şüpheli faaliyetleri içerse de; önemli olan seçmenin baktığında "kendisini" bulacağı bir aday yaratmaktır..

  •"Yolsuzluktan" sürekli şikâyet ettiği halde; hayatın kendine ait olan alanında, küçük yolsuzluklarla, kendisini ezen sisteme karşı "mağduriyetini" gideren...

  •Televizyonda her türlü modern yaşam tarzını seyredip, özenirken; kendi ailesini ve hayatını sürekli muhafazakar kalıplarla şekillendiren...

  •Kendisi sesini çıkarmazken; kendi adına sisteme şu ya da bu şekilde direnen, kafa tutan "kahramanları" arabeskleştirip, kalbine yerleştiren.

  •Hafta içi iş hayatında her türlü kul hakkını yiyip; bir tek Cuma namazı ile dini vecibelerini yerine getiren

  •Teravih namazını "hızlı" kıldırdığı için "Ferrari İmam" dediği imamları tercih eden... 

  Kısacası; çelişkiyi norm olarak yaşayan bir milletin suretidir Türkiye'de LİDER.

  Ve bu lider; Tayyip Erdoğan'ın kişiliğinde "sağda",        Sarıgül'ün kişiliğinde de "solda" sahnelenmiş. Recep Bey tutmuş, Sarıgül geri tepmiştir.

  Ve bu ikili; 1960'lardan sonra sahneye konan Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit ikilisinin birebir kopyası gibidir.

  Tayyip Erdoğan'ın yükselme süreci istihbarat örgütlerinin ders kitaplarında öğretilecek kadar klasik bir vakadır. Bu vakayı bütün ayrıntıları ile incelemek; Türkiye'nin siyasi sahnesinde, yerel dinamiklerle yerelmiş gibi yapan dinamikler arasındaki ayrımı yapabilmemiz açısından önemli.

  Gelin "Hac Yolunda Değil Haç Yolunda" Başlıklı bir SESAR analizinin başlangıcındaki cümleye odaklanalım:

  Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını, "lider" olarak Türk kamuoyuna sunanların, lider tespit etme, pişirme ve servis etme yöntemlerini bilenler açısından, AKP olgusu; gelişi çok önceden bilinen bir dalganın somut tezahüründen başka bir şey değildi.

  Bu süreçte; Tayyip Erdoğan'ın bir lider olarak yaratılmasına, refleksleri en ince ayrıntısına kadar deşifre edilmiş ve milli strateji üretme konusunda ciddi yetersizlikler yaşayan TSK da dahil olmak üzere bir çok kurum ve kişi gönüllü ve gönülsüz olarak destek verdi. 

  Erdoğan'ı dünyadaki her türlü siyaset sahnesinin yapısında olduğu gibi; marjinallere ayrılan bodrum katlarından, baronlara tahsis edilen dubleks çatı katlarına taşıyan dinamik; her siyaset hidroforu gibi hem negatif, hem pozitif basınç ilkesine göre işledi.

  Negatif basınç; yukarı katlarda yaratılan boşluktu:

  Ecevit gibi bırakın ülkeyi yönetmek; merdiven çıkmakta bile zorlanan ve "negatif imaj" yaratmak konusunda çok kolay hedef olan bir isimden sonra; Başbakanlık merdivenlerini daha hızlı çıkan, uluslararası toplantılarda dik durmayı becerebilen bir lider bile toplum nezdinde otomatikman artı puan kazanacak şekilde programlanmıştı.

  Pozitif basınç ise; Tayyip Erdoğan'ın mazlumlaştırılması ve kitleselleştirilmesi yolunda tabandan uygulanan kuvvetti. Keza kendisinin; "Anadolu" duruşu hakkında ek bir çalışmaya ihtiyaç bırakmamıştı.

  "Kasımpaşalılık" terimi ile özetlenen bu duruşa; Erdoğan yükseldikçe "siyah gözlüklerle" burjuva bir rötuş yapıldı ve Tayyip Erdoğan oruç yediği Berlusconi'nin masasına bu gözlüklerle oturup hava atmıştır.

  Bu noktada; Erdoğan'ın, yatıp kalkıp, kendisine en vurmamaları gereken yerden vurarak büyük yardımı dokunan kurumlara ve bu kurumlar bünyesinde 28 Şubat sürecinin mimarlarına dua etmesi lazımdır.

  Sersar'ın tespitleri şöyle düzeltilmelidir:

  Toplumun bütün hücreleri ile atomize olduğu ve bu dejenerasyon sürecine karşı kitlelerin "iman"a daha duyarlı hale geldiği bir ortamda; bir toplumsal tabanın bir parti tabanına dönüştürülmesi için Dış Güçlere göre "Ilımlı İslam" biçilmiş kaftandır.

  Bu noktada tek bir sorun vardır: Erbakan'la birlikte sürekli antiemperyalist çizgide tutulan ve dolayısı ile toplumsal bir dinamik yaratmak için gerekli estetik ve esneklikten uzak bu kavramın yeniden yoğrulabilir hale gelmesi için bir kırılma noktasına ihtiyaç vardır.

  İşte bu nokta 28 Şubat olacaktır.

  28 Şubat; Türkiye'de İslam'ı bir diriliş dinamiği ve siyonizme karşı direniş merkezi olmaktan çıkarıp, bir siyaset aracına dönüştüren çok başarılı bir dış operasyon sayılmalıdır.

  Bu sürecin en büyük iki oyuncusunun Çevik Bir ve Tayyip Erdoğan olması sizi yanıltmasın.

  Neticede, birbirinin anti-tezi gibi görülen bu iki şahsiyet aslında aynı güç odağı tarafından birbirlerine karşı sahneye sürülmüş figüranlardır. 

  Bir yanda; jön görüntüsü ile bir "asker", diğer tarafta "Anadolu" duruşu ile bir "Sahte İslamcı"; aylar boyunca Türk milletinin önünde bir tiyatro sergilemişlerdir ve bu tiyatronun sonucunda Türkiye'de hem siyaset, hem ordu, hem de İslam ayrışma sürecine sokulmuştur.

  Bu ülkenin saf insanları; ister "katı laik", ister "İslamcı" kanatta olsun; inandıkları kurum ve kişilerin ülkeyi kurtardıklarını zannederken, aslında bu kişilerin kurtardıkları tek bir şey vardır: kendileri.

  Bu yüzdendir ki;

  Tayyip Erdoğan'da Çevik Bir'de; aynı Musevi lobilerinden aynı ödülleri almışlardır...

  (Daha doğrusu Recep Tayip, Erbakan'a hıyanetin meyvelerini toplamıştır.)

  Seçimler öncesinde; "Tayyip Erdoğan'ın 1 milyar doları varmış" şeklinde demeçler vererek; arka planını çok iyi bildiği Üzeyir Garih-Tayyip Erdoğan ilişkilerine gönderme yapan ve daha sonra Tayyip Erdoğan ile yakınlaşan Koç'u da bu tabloda yerli yerine oturtmak lazımdır.

  Aslına bakarsanız fazla da araştırılacak bir şey kalmamıştır. Anlayan için tablo ortadadır.

  Tayyip Erdoğan işte böyle bir tablo içerisinde; tabanı nezdinde güçlendirilmiştir.

  Daha bir kaç yıl öncesine kadar "şeriatçı" imgesi ile özdeşleşen bir ismin; çok kısa bir sürede; İstanbul'un varoşlarından, Davos'un zirvelerine taşınarak; "Türkiye'yi AB'ye katacak lider" haline gelmesi; aslında takdir edilmesi gereken bir operasyondur. 

  Ve o kadar ustaca kurgulanmıştır ki;

  Ne zaman ki Tayyip Erdoğan'ın yeteri kadar "İslamcı" olmadığı taban nezdinde sorun yaratsa; ister Atatürk'ün Meclis'teki bir resmi, ister YÖK merkezli hemen bir "laiklik krizi" kurgulanmakta veya "İsrail kınanmakta" ve bu şekilde tabana, "merak etme sizin çocuk sizi satmadı" mesajı ulaştırılmakta;

  Ne zaman tavan Erdoğan'ın takiyye yaptığından kuşkulansa; hemen bir "medeniyet" operasyonu ile ya Tayyip yurtdışında Papa önünde AB anayasaları imzalamakta ya da karısı ayakkabısından başörtüsüne Ayşe Arman filtresinden geçirilerek; "burjuvalaştırılmaktadır".

  Sonuçta Tayyip Erdoğan; onu sahneye koyanlar açısından "karizmasını kiralayan bir lider" konumundadır.

  İktidara yerleşene kadar; söyleminden, duruşuna kadar İslamcı tabanın sırtına basmış; sırtına bastığı bu taban üzerinde yükseldikten sonra; yabancı odaklar ve yerli işbirlikçi komprador burjuvazi tarafından yukarı çekilmiş, iktidara taşınmıştır.

  Bu nedenledir ki; AKP ve Tayyip Erdoğan; "muhafazakar demokrasi" sıfatı ile aslında kendilerine yük olan "İslam" safrasını atmaya ve kendilerine yeni bir kimlik tanımlamaya oldukça muhtaçtırlar."

Mehmet Ağar, Erkan Mumcu, Zeki Sezer ve saire ise, yedek lastik misali hazırlanmaktadır.

Atatürk sosyal demokrat mıydı Bay Sarıgülcüler?

  Öyle olduğunu sananlar da var, öyle olmasını isteyenler de... Oysa uzaktan yakından ilgisi yoktur... Atatürk'ü solcu sanmak için ahmak olmak gerekir ki, ülkemizde bol miktarda vardır onlardan!

Ölçü kaçınca, saçmalıklar da başlıyor. Geçenlerde Mustafa Sarıgül, "kanlısı" Deniz Baykal için "CHP liderliği, Atatürk'ün koltuğuna yan gelip yatma yeri değildir" demiş...

  Atatürk solcu molcu değildi. Atatürk'ün yaptığı bir "uygarlık değiştirme" girişimidir, çok radikal bir eylemdir, toplumun derinlerine kök salmasa bile üst düzeyde tutmuştur. Bu aynı zamanda bir "bilim ve çağdaş yaşam" projesidir. Zor kullanarak gerçekleştirilmiştir. Ama şapka giymenin, soyadı almanın, tatil gününü değiştirmenin, Latin alfabesi kullanmanın solla molla ilgisi yoktur...

  Atatürk, cumhuriyetin ilk döneminde (yirmili yıllarda), İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda serbest piyasa ekonomisini ve "milli iktisadı", yani ekonominin yabancıların ve gayrımüslimlerin elinden alınıp yerli kapitaliste verilmesi, daha doğrusu yerli kapitalistin yoktan yaratılması politikasını izlemiştir. Cumhuriyetin ikinci döneminde, otuzlu yıllarda da bu politika "devlet kapitalizmine" dönmüştür. Atatürk döneminde sol partiler kapatılmışlardır. Grev yasaktır. İşçi hakkı falan yoktur.

Bu durumda Atatürk'ü solcu sanmak için ahmak olmak gerekir ki, ülkemizde bol miktarda vardır onlardan!

  CHP'nin hiçbir zaman solcu olmadığını ve olamayacağını bir anlasalar arkadaşlar, hem kendileri rahat edecekler, hem de Baykal'a haksızlık etmekten vazgeçecekler. Deniz Baykal, CHP liderliğine pekâlâ da yakışmaktadır. Fakat asla iktidara gelemeyecektir, bunu zaten kendisi de istemiyor! Ana muhalefet liderliği koltuğunda çok mutlu." (02.04.2007 / Akşam) diyen. Engin Ardıç ise, Mustafa Sarıgül'ü bahane ederek Atatürk'ü: "Kapitalist kafalı, diktatör yapılı, Batı hayranı" göstermek niyetindedir.


















Bu yazarin diger makaleleri

ABD Türkiye'ye Mahkûm ve Mecburdur.Türkiye'nin Sorunu: MİLLİ VE DİRAYETLİ YÖNETİM BOŞLUĞUDUR
  İsrail'e karşı Hizbullah zaferinin 1. yılı kutlanıyor Lübnan'da Hizbullah'ın...
Devami
3. DÜNYA SAVAŞI VE EMPERYALİZMİN İRAN'A SALDIRI PLANI
  Irak batağına gafil saplanmış ve çok kötü yaralanmış olan...
Devami
AB MACERASI VE ACI FATURASI
              Tebrik ve Tenkit:             1 Mayıs 2008 tarihli...
Devami
LİDERLİK; BAŞKALARINI HİZMETE KATMA SANATIDIR!
Yüksek hedefleri doğrultusunda, başkalarını da kurgulayıp hizmete koşanlar lider; ama kendisini başkalarına...
Devami
NAMAZIN BEDEN EĞİTİMİNE ÇEVRİLMESİ VE FETULLAHÇILARIN ATATÜRK BENZETMESİ
Engin Kaşdaş denen birisi, "Şuursuz ve huzursuzca kılınan, veya imani (manevi)...
Devami
28 ŞUBAT VE İSRAİL'E SUNULAN MEŞRUBAT!
  14 Mart 1996 günü, İsrail'de Devlet Başkanlığı Sarayı'nda Süleyman...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4880

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR