Get Adobe Flash player
Reklam

GİZLİ, YAHUDİ-HIRİSTİYAN REKABETİ VE İSLAMCI ENTELLERİN GAFLETİ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Yaklaşık 14 sene kadar önce, ılımlı İslam'ın ve demokratik Kürdistan'ın oluşumuna hemzemin geçit hazırlamak üzere Mehmet Metiner'ler, Ali Bulaç Beylerce çıkarılan Yeni Zemin Dergisinde, malum ve meşhur Şia misyoneri Prof. Hüseyin Hatemi, bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığını ve Batıdaki kilise teşkilatlarını ve laiklik uygulamalarını şöyle eleştiriyordu:

  Din vesayet altında


  "İslam'ın son şekli ile, önceki Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa tebliğleri arasında, tebliğin muhtevası bakımından, bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Ne var ki, eldeki İnciller yüzde yüz güvenilir almayan bir "Hazreti İsa menakıpnamesi ve hadisleri" kitabından ibarettir. Böyle olunca da "resmi İncil metinleri"ne bir "sezar'ın hakkı' cümlesi eklenerek, Roma İmparatorluğu'nun hışmı ve gazabından korunmak istenmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'e dokunamayanlar, Hadis Külliyatı'na, doğuracağı sonuçlar bakımından benzer olan bir "hurma hikayesi" ve "dünyanıza ait işleri benden iyi bilirsiniz" uydurması sokacaklardır.

  Konstantinus'a kadar devlet dışında gelişen kilise, bu dönemde Devlet ile bir "uzlaşma"ya varacak, ne var ki bir yüzyıl kadar sonra, esasen ikiye bölünmüş olan "Imperium"un (Mülk) Batı yakası tamamen yıkılacaktır. Doğuda, Bizans Kilisesinde, Din, şekli bir ayrılık perdesi altında, Devlet'in gölgesinde yaşayacak, maddi açıdan "laiklik" anlayışı ise bilinmeyecektir. Batı'da, Katolik kilisesi, dört yüzyıl Devletten şeklen ayrı olduktan sonra, birden bire "imperium"u doğrudan doğruya kullanamayacak, Hıristiyan krallar arasında "imperium"a layık bir aday arayacak, önce Şarlman'da, daha sonra Otto'da bu adayı bulacaktır. Ne var ki; imparatorlar da "İsa'nın temsilcisi" olduklarını -Bizans imparatorları gibi- iddia edecekler, kilise ile Imperium ve krallar arasında sürekli yetki çatışmaları doğacaktır. Sonunda Anglikanizm ve Protestanlık zırhına bürünen krallar, Bizans örneğine uygun şekilde, kilise'nin de "başı" olacaklardır. Şu halde şekli anlamda laiklik de batı'da istisnasız ve çok güçlü temellere dayanan bir anlayış değildir. Vicdan hürriyeti ise, gerek kilise, gerek devlet tarafından, İslam Alemi'nden farklı olarak, oldukça sonra ve çok zor tanınacaktır.

İslam Alemi'nde ise, Medine Devleti Resül-i Ekrem (sav) tarafından kurulduğundan, Devlet'ten ayrı bir "ümmet" örgütü (kilise benzeri) kurulmuş ve gelişmiş değildir. Ancak, Sıffin Savaşı'ndan sonra, Emevi Devleti, artık Medine Devleti de değildir. Böylece; başta Din; Devletini kurmuş iken, otuz yıl kadar sonra, "Karşı - Din" Devleti zaptetmiş, itaat eden din temsilcilerini ise, Bizans'da olduğu gibi vesayeti altına almıştır. (Hüseyin Hatemi bu sayfalarıyla, Emevi dönemi ve devamı olan süreçteki bütün Müslüman yöneticileri ve din alimlerini küfürle suçlamakta ve saçmalamaktadır. M.Ç.) Aynı çerçeve içinde Şii-İmami "din adamları" ise, Ortodoks- Katolik Kilisesinin Konstantinus'dan önceki durumunu hatırlatan bir görünüm içindedirler. Safevi Hanedanı'nın iktidara gelmesi ve Şiiliği resmen benimsemesi gibi dönemlerde de: Bizans'ta değil, Batı Avrupa'da kilise ile devlet ilişkilerine daha çok benzeyen bir görünüm doğmuştur. Ancak; Devlet karşısında ayrı bir "şahıs topluluğu' biçiminde bir "tüzel kişilik" ve Papalık derecesinde güçlü bir merkezi ruhani yönetim söz konusu olmamıştır.

  Maddi anlamda laiklik, dini-ahlaki değerler ile yönetimin kendini bağlı sayacağı hedefler arasındaki ilişkinin tamamen kesilmesi ise, bu Batı'da da sonradan ortaya çıkmış bir gelişmedir. Batı'da, Kilise olsun; Devlet olsun; "vicdan hürriyeti"ni benimsemediği için, dini öğreti ile Devletin ilişkisi maddi anlamda da kesilerek, "vicdan hürriyeti" güvenceye bağlanmak istenmiştir. Ancak; bu anlamda laiklik, özellikle Fransız Devrimi'nden sonra ve on dokuzuncu yüzyılda "materyalist" görüşün güç kazanması ile Batı'da hakim kılınmak istenmiş ise de, Batı'da bizdeki kadar da güç kazanmış değildir. "Hıristiyan" partilerin varlığı, hatta bazı Anayasalar'da resmi din yanında resmi mezhepten söz edilişi, "kiliselerin de bir "baskı grubu" olarak bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın asla düşünemeyeceği kadar "dünyevi" işlerde "fetva" yayınlayışı, Batı'da, "Hıristiyanlık değerleri" ile dünyanın ilişkisinin kesilmesi anlamında "laikliğin" bizdeki kadar güçlü olmadığını, onların bu alanda bizden "geri" kaldıklarını gösterir.

  Şu halde kısaca belirtirsek, bizde "şekli" anlamda laiklik Batı'da olduğu gibi değildir: Diyanet İşleri Başkanlığı; Devlet örgütü içindedir. Bizim "laiklerimiz", farkında olmaksızın, bu görünümü, "laikliğin gereği" sayarlar. Belki de bu durumu "dinin vesayet altına alınmasına" daha uygun buldukları için savunurlar.

Buna karşılık, bizde, yönetim çevrelerinde; yönetimin dini değerlerle ilişkisinin kesilmesi düşüncesi, Batı'dakinden daha yüksek gürültü koparır. İslam'da ruhani - dünyevi ayırımı olmadığına göre, "şekli" anlamda laiklik üzerinde fazla ısrar etmenin, Batı'yı örnek göstermenin bence fazla anlamı yoktur. "Sivil toplum"a ermek için bu hedefte direnenler, Amerika'da olduğu gibi, "tadından yenmez" bir "sivil toplum" ile karşılaşabilirler. Hele sünni alemde "müctehid" otoritesi de olmayınca, bir taraftan "şeyhler", bir taraftan "dedeler", diğer yandan "batıl dinler", Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bıraktığı boşluğu doldurmaya kalkışacaktır.

  Oysa, çözüm, kanaatimce farklı yönde aranmalıdır:

  Diyanet İşleri Başkanlığı; "ibadet" kamu hizmetleri ile ilgilidir. Bu teşkilat özerk bir kamu tüzelkişiliğine kavuşturulmalı, bu tüzelkişilik içinde "tarikatlar"ın değil sadece "fıkh"ların temsiline yer verilmelidir.

  Bu teşkilat içinde, Şii-İmami fıkhı da temsil edilmelidir, ancak; nasıl mevlevi veya nakşibendi tarikati temsil edilmeyecek ise, bu teşkilat içinde "cem evleri"ne veya "cem ayinleri"ne yer yoktur. Diğer bir deyişle, "sivil toplum örgütlerine bırakılacak olan, kamu düzeni ve ahlak ilkelerine aykırı olmadıkça, "tarikat" esasına dayanan örgütlenmeler olmalı, "ibadete ve dini hizmetlere ilişkin örgütlenme, yine özerk bir kamu tüzelkişiliği görünümünde Devlet'e bağlı kalmalıdır. Cem evi-cami, ayin-i cem- namaz ikiliği, suni olarak meydana getirilmek istenen sahte bir ikiliktir.

  Her "sivil toplum" diye ortaya çıkanı hemen onaylamayalım: Ardında şeametli bir amerikan-siyonist planı yatabilir!"19 diyordu.

  Ama aynı Hüseyin Hatemi ve Hıyanet merkezi Patrikhane'nin avukatı, hanımı Kezban Hatemi, bu gün Diyanetle eylem ve söylem birliği içinde ve Dinlerarası Diyaolog çerçevesinde Vatikan papasıyla, Ekümenik Bartelemoyla, ve tüm Amerikan-siyonist odaklarla kucaklaşıp kaynaşmak için can atmaktadır. Bu bir nevi "AİDS hastasıyla muta nikahlı" aynı yatağı paylaşmaktır.

Oysa bunların hayranlıkla ve hürmetkar oldukları Papa 14. Benedictus, Joseph Ratzinger iken: "Avrupa ve Amerika (Hıristiyan Batı dünyası) inançsızlık, ahlaksızlık ve vicdansızlık girdabında bulunuyor" diye feryat ediyordu.

Aşağıdaki yazı:

  Kardinal Joseph Ratzinger imzasıyla yayımlandığı Cicero dergisinin Haziran 2004 sayısından kısaltılarak çevrilmiştir. Yazı aynı derginin Mayıs 2005 sayısında da yayımlandı. Joseph Kardinal Ratzinger, 19 Nisan 2005'de Papa seçildi ve Papa Benedictus XVI adını aldı. Papa şu gerçekleri haykırıyor:

Yaşlı kıta çökme belirtileri gösteriyor. Dindarlığıyla birlikte, kendine olan saygısını da yitiriyor. Güncel, kültürler savaşı Avrupa'ya nahoş bir ayna tutuyor. Çünkü onun sahip olmadığı ruhsallığı ortaya çıkarıyor. Avrupa, onu yüzlerce yıl boyunca uğraştıran bir tek rakip tanıyordu: İslam. Amerika, kuzeyinde ve güneyinde Avrupalılaştırıldı. Asya ve Afrika'da buraların Avrupa'nın şubeleri, kolonileri haline getirilmesi için çeşitli girişimler başlatıldı. Asya ve Afrika'da, 'teknik ve refahın hükmettiği bir dünya' ideali kabul edildikçe ve seküler fikirlerin sosyal hayatı gittikçe daha çok belirlediği ölçüde bu girişimler kısmen başarılı da oldu.

  Fakat buradan, ters istikamette bir etki daha doğdu: İslam'ın yeniden serpilip gelişmesi önlenemiyor! O sadece İslam ülkelerinin maddi zenginliğine bağlı değil; onun yayılmasının nedeni, taraftarlarına tabii hayata yakın ruhsal bir temel sunmasıdır. İşte tam da bu, Avrupa'nın kaybettiği o şey gibi duruyor. Bu nedenle Avrupa, tüm siyasi ve ekonomik ağırlığına rağmen yıkılmaya mahkum gibi görünüyor.

Asya'nın büyük dinî gelenekleri de, özellikle onların Budizm'de ifadesini bulan mistik bileşkenleri, dinî ve ahlakî temellerinden uzaklaşmış bir Avrupa'ya karşı ruhsal bir güç olarak yükseliyorlar. Arnold Toynbee'nin 60'lı yılların başında Avrupai unsurun kendini kabul ettireceği konusundaki iyimserliği bugün tamamen aşılmış görünüyor. Bugün kim böyle bir fikri savunur ki? Bize, geriye kalan kültürümüzün özellikleri neler? Yoksa Avrupa kültürü, yeryüzünün tamamına yayılmış bir teknoloji ve ticaret uygarlığı mı? Bunlar, bir post-Avrupa döneminde, antik Avrupa kültürlerinin yıkılışından sonra ortaya çıkmadılar mı? Burada bana, paradoksal bir eşzamanlılık varmış gibi geliyor: Post-avrupai, teknik ve seküler hayatın ve düşünce tarzının bütün dünyaya yayılmasıyla birlikte, özellikle Avrupa kökenli olmayan Afrika ve Asya kültürlerinde, Avrupalı değerlerin, Avrupa'nın kültürü ve inancının, yani Avrupa kimliğinin temellerinin yıkılmaya mahkum olduğu ve artık diğer kültürlerin değerler sistemlerinin, Kristof Kolomb öncesi Amerika'nın, İslam'ın ve mistik Asya çağının açıldığı fikri yaygınlaştı.

  Başarısının zirvesindeki Avrupa'nın içi boşalmış görünüyor. (Kan)dolaşım sistemi adeta çökmüş durumda ve bu hayati durumun önüne transplantasyonlarla geçilmeye çalışılıyor, ama onlar da Avrupa'nın kimliğini bozuyor. Taşıyıcı iç ruhsal güçlerin uçup gitmesinin yanı sıra Avrupa, etnik açıdan da çöküşe doğru gidiyor.

Geleceğe olan güven, garip bir şekilde kayboldu. Geleceğimiz olan çocuklar, bugünümüz için bir tehdit, hayat kalitemizin kısıtlayıcıları olarak görülüyorlar. Çocuklara umut değil, şimdiki zamanın angaryaları gözüyle bakılıyor. Durum, yıkılan Roma İmparatorluğuyla kıyaslanmayı dayatıyor: (Roma) Canlılığını yitirdiği için artık yıkılışına neden olacak olanların sırtından geçinmekteyken, tarihi çerçevesi hâlâ işlemekteydi.

  Buradan günümüzün sorunlarına geliyoruz. Avrupa'nın geleceği hakkında iki temel tahmin yürütülüyor. Oswald Spengler, büyük kültürlerin bir çeşit doğa kanununa uydukları fikrini savunuyor. Buna göre: Kültürler ortaya çıkıyorlar, büyüyorlar, serpilip gelişiyorlar, yayılıyorlar, yaşlanmaya başlıyorlar ve nihayet çöküyorlar. Spengler, doğal çöküş yasasını belirginleştiren tezini, tasvirkâr kültür tarihi kaynaklarıyla temellendiriyor. Onun fikrine göre Batı, son safhasına girmiş bulunuyor ve -bütün kurtarma çabalarına rağmen hiç durmadan kültürel yıkımına doğru ilerliyor

  Soru şu: Bu yerinde bir yaklaşım mı? Eğer öyleyse, Hıristiyanlığın "artıkları" ve insanlığın dînî mirasıyla dînin yeniden canlandırılması mümkün mü? Sonuçta bu sorunun yanıtı, geleceği göremediğimiz için Spengler ile Toynbee arasında yanıtlanmadan duruyor. Fakat bundan bağımsız olarak bütün tarihi metamorfozlar ötesinde kendimize, geleceğin hangi temelde garantiye alınabileceği sorusunu sormalıyız. Ya da daha basit bir ifadeyle: Bugün ve yarın nasıl insan haysiyetimizi koruyup insan haysiyetine uygun bir hayatı mümkün kılabiliriz?

  Günümüz zamanını tarihi kökenlerin aynasında gözlemlersek bir yanıt bulabiliriz. 19'uncu yüzyıldaki Fransız İhtilali'ne sıkı sıkıya bağlı kalmıştık. Bu dönemde herşeyden önce iki yeni Avrupalı model ortaya çıktı. Latin kökenli uluslarda laisist model: Devlet, özel alan sayılan dînî meclisten kesin bir şekilde ayrıldı. Devletin kendisi dînî temellerini bırakıp akıl ve sezgiyi esas aldı. Ama akıl zayıf bir değerdir ve bu yüzden de bu sistemler güçsüzdürler ve diktatörler için kolay lokmadırlar; onlar, eski ahlakî bilinç kısmen de olsa varlığını sürdürdüğü için hayatta kalabildiler, eski temellerini yitirmiş olsalar bile, sadece bu sayede temel ahlakî bakımdan kabul edilmeleri mümkün oldu. Diğer yandan Cermen dünyasında, liberal Protestanizmin devlet kilisesinin farklı modelleri mevcut; burada Protestanizm, aydınlanmış, Hıristiyan bir din olarak, ahlakî kabûlü (bunlar devlet tarafından garanti edilen dînî pratikler de olsa), ahlakî bir mercînin bulunmasını ve bireylerin, devlet kontrolünde olmayan bu dine intibak etmek zorunda oldukları geniş bir dînî temel sağlıyor. Bu model Büyük Britanya'da, İskandinav ülkelerinde ve hepsinden önce Prusya Almanyası'nda uzun süre devlet ve kilisenin birlikteliğini sağlamıştı. Fakat Almanya'da Prusya devletinin yıkılışıyla birlikte bir boşluk doğdu ve daha sonraki dönemde o boşlukta bir diktatörlüğün kurulmasına neden oldu. Bugün devlet kiliseleri, bütün dünyada bozulmaktadırlar: Devletin dînî kuruluşlarının hiç bir ahlakî gücü kalmamıştır ve devletin kendisi ahlakî güç üretemez. Ama bunun olabileceğini varsaymak ve bu konuyla ilgilenmek zorundadır.

  (...) Yukarıda değinilen iki modele yakın, 19'uncu yüzyılda ortaya çıkmış üçüncü bir model daha var: Çabucak, demokratik ve totaliter olmak üzere iki farklı kampa bölünen Sosyalizm. Demokratik sosyalizm, ortaya çıkışından beri varolan iki modele de uyum sağlayabildi ve liberal-radikal görüşe karşı sağlıklı bir denge unsuru haline geldi, ayrıca onu zenginleştirdi ve tashih etti. (...) Demokratik sosyalizm her bakımdan sosyal Katolik doktrinine yakındır; sosyal bir bilincin oluşmasına mutlaka önemli katkılarda bulunmuştur.

  Sosyalizmin totaliter modeli ise kendini katı bir materyalist ve ateist tarih felsefesine bağlamıştır. Buna göre: Tarih, bir dindar ve bir liberal dönemden geçtikten sonra bütüncül ve nihai toplum biçimine kavuşulacak, geçmişin bir kalıntısı olarak dinin aşılacağı ve mutluluğun temeli olarak iyi işleyen maddi bir temelin sağlanacağı determinist bir ilerleme süreci olarak görülür. Yapmacık bilimsellik, bağrında hoşgörüsüz bir doğmatizm gizliyor: Ruh, maddenin ürünüdür, ahlak da şartların ürünüdür ve toplumun hedeflerine göre tarif edilip uygulanmak zorundadır. "Mutluluğa ulaşmaya hizmet eden herşey ahlakîdir" diyor. Bu noktada, Avrupa'nın köşetaşlarını teşkil eden değerler tamamen tersine çevrilmiş oldu. Ve daha da fazlası, burada insanlığın bütün ahlakî-etik geleneği kırıldı: İlerleme düşüncesiyle ilintisiz bir şekilde varolabilen hiç bir değer yok artık; herşey mübah ve hatta gerekli, herşey -kavramların yeni anlamlarıyla- ahlakî sayılıyor. İnsan da bir enstrüman haline gelebiliyor. Tek tek kişiler değil, artık, herşeye ve herkese hükmeden ve korkunç bir tanrı haline getirilmiş gelecek önemli.

  Komünist sistemler, önce yanlış ekonomik dogmaları nedeniyle başarısızlığa uğradılar. Ama aslında kendi ülkelerindeki insan haklarına uymadıkları nedeniyle, ahlakın arka plana itilerek sistemin ihtiyaçlarının ve onun gelecek vaadlerin hizmetine sunulması nedeniyle başarısızlığa uğradıkları genellikle pek görülmek istenmez. Asıl felaket ekonomiyle ilgili değil. Daha çok, ruhların sertleşmesiyle, ahlakî bilincin tahribiyle ilgili. Bence günümüzün Avrupa'daki ve bütün dünyadaki asıl sorunu, (komünist sistemlerin) çöküşünün ekonomik nedenle olup olmadığının asla sorgulanmaması ve eski komünistlerin gözlerini bile kırpmadan liberal ekonomi safına geçmeleri; ama tamamen bir kenara atılan asıl sorunun ise ahlaki-etik ve dinsel olduğu. Bu nedenle, marksizmin geride bıraktığı sorun bugün de varlığını sürdürüyor: İnsanın en başından itibaren kesin olan Tanrı, kendisi ve evren hakkındaki bilincinin bozulması. Değişmez ahlaki değerler bilincinin çöküşü, hâlâ, bugün de sorunumuz olmaya devam ediyor ve bu, Avrupa bilincinin kendi kendini yok etmesine neden olabilir.

(...) Toparlayacak olursak, yazılı bir şekilde kesinleştirilmiş olduğu gibi, insanın değeri ve haysiyeti, özgürlüğü, eşitliği, ve birbiriyle dayanışması ile birlikte demokrasisi ve hukuk devleti herşeyiyle, bir insan tasviri içeriyor; ahlaki opsiyonu ve hukuku ile tabii olmayan değerler, ama gerçekten de Avrupa kimliğinin temel faktörlerini teşkil ediyorlar, kesin bir silsile içinde garanti edilmek zorundalar ve sadece ahlaki-etik bilincin sürekli yenilenmesiyle savunulabiliyorlar.


Avrupa kimliğini şekillendiren ikinci konu da evlilik ve aile. Kadın ile erkek arasındaki ilişkinin temel şekli ve devlet yapısının temel hücresi olarak monogam aile, İncil inancı temelinde oluşmuştu. Monogam aile hem Batı hem de Doğu Avrupa'nın görünümünü belirledi ve ona kendine özgü karakterini, özgün insancıllığını kazandırdı; ve ayrıca özünde (Hıristiyan) inanç formu ve belli şeylerden feragat etme duygusu bulunduğu için, çaba ve acıyla sürekli yeniden fethedilmek zorunda. Sosyal yapının bu temel hücresi kaybolursa veya temelden değiştirilirse, Avrupa Avrupa olmaktan çıkar.

 (...) Kadın ve erkeğin bu birliktelik şekli bir yandan sürekli hukuki formundan uzaklaşır, diğer yandan homoseksüel birliktelikler normal evlilikler gibi kanun önünde eşit statüye sahip olurlarsa, "İnsan" dediğimiz kavramın çöküşüyle karşı karşıya kalırız. Bu olay bizim için muazzam ağır sonuçlar doğurabilir.

  Bahsetmek istediğim son konu da dindarlık sorunu. Konuyu son yılların karmaşık tartışmalarına bağlamak istemiyorum, onun yerine sadece bütün kültürler için geçerli asıl konuya değinmek istiyorum: Diğerlerinin kutsal saydığına karşı saygı, özellikle daha yüksek anlamda kutsal olana saygı, daha doğrusu derin saygı, Tanrı'ya inanmayanlarda da bulunan bir şey. Bir toplumda bu saygı zedelendi mi, özlü birşey yitirilmiş oluyor. Tanrı'ya şükür ki, günümüz toplumunda Yahudi inancına ve onun Tanrı tasvirine çamur atan cezalandırılıyor. Maalesef Kur'an'la ve İslam inancıyla alay edenler de engelleniyor. Ama burada konu Hz. İsa ve Hıristiyanların kutsal saydığı şeyler olunca fikir özgürlüğü en yüce değer sayılıyor ve onun bu konuyla ilgili bir şekilde kısıtlanması, hoşgörünün ve genel anlamda özgürlüğün tehdidi, hatta ortadan kaldırılması gibi geliyor. O, başkalarının şeref ve haysiyetini tahrip etmemeli, bu olmamalı; Fikir özgürlüğü, yalan söyleme özgürlüğü ya da insan haklarını yok etme özgürlüğü olmamalı.

   (...) Gelecekte Avrupa'nın nasıl değişeceğini bilmiyoruz. Temel haklar şartı, bir ilk adım, Avrupa'nın bilinçli bir şekilde kendi ruhunu aradığının bir işareti olabilir. Burada Toynbee'nin hakkı teslim edilmeli: Bir toplumun kaderi daima yaratıcı azınlıklara bağlıdır. İnançlı Hıristiyanlar kendilerini böyle bir yaratıcı azınlık olarak görmek ve Avrupa'nın kendi mirasının en iyi kısmına yeniden sarılarak insanlığa hizmet edebilmesine katkıda bulunmak zorundadırlar. Aksi halde, Batı da, Hıristiyanlıkla çürümeye ve çözülmeye doğru hızla kaymaktadır!."

Gizli Yahudi-Hıristiyan çekişmesi ve dünyanın geleceği

  Yeni Dünya Düzeni söylemi aslında hiçte yeni değildir. Bu terim, Eski Dünya Düzencilerinin yani Siyonistlerin eski söylemidir.

  Bu eskiciler, yaşadıkları her dönemde yeni bir düzen, yeni bir devrin hayaliyle, dünyayı kendi batıl şeytanî ritüelleriyle ele geçirmek için, insan aklının alamayacağı her türlü ciddi organizasyonlarla mücadele vermiştir.

  Ve bu emellerini nesilden nesile bir miras gibi nakledip, amaçlarına ulaşabilmek için her türlü yolu büyük bir gizlilikle uygulaya gelmişlerdir.

  Bu yüzden YENİ kelimesi ciddiye alınacak bir kelime olmaktan uzaktır. Yeni Ortadoğu Projesi, Yeni Dünya Düzeni, Yeni muhafazakârlar (Neo-con'lar),v.s... Velhasıl bu yeniler hiçte yeni değil. Projeleri de yeni değil, eski senaryoların süslenmiş yeni versiyonları. Kısacası bunlar, eskileri yeniden deneme çabalarıdır.

  Tüm hadiselere dikkatli bakıldığında resim aynıdır. Birkaç örnek: Lübnan, Ortadoğu... Tarihsel mücadeleler aynı yakın tarihin tekerrürü. Fazla detaya girmeye gerek yok. Daha önce, dünyada üç ana unsur olduğundan bahsetmiştik: Hilalîler, Haçlı Konseyi Ve Şeytanîler (Siyonistler)

  Yeni Dünya Düzenini Amerika dillendirir ve organize eder. Ama Amerika'yı kuranlar Yahudiler ve masonlardır. George Washington, ABD'nin ilk başkanıdır. Bu şahıs Şeytanîlerin adamı ve asrın baş masonudur. ABD'nin başkentinin ismi bu şahıstan kaynaklanır.

  Hatta Washington adına masonların, Yahudi şeytanî teşkilatının yaptırdığı bir anıt bulunur. Bu anıta devrin papa'sı bir taş yollamıştır.

  Taşta şu ibareler yazılıdır: "Büyük Haç Altında, Costaninopolis'ten Kutsal Topraklara (önce İstanbul'a, oradan İsrail diyarına) Buradan Adım Atılacak. Luther'in Soyundan Gelecek Papa İsa Mesih'i Çağıracaktır." Ayrıca taşın üzerinde belli bazı tarihler vardır.

  İşte bu taşı Yahudilerin şeytanî teşkilatı gizlice çalıp Beyaz Saray'ın bugün bulunduğu yere, bahçesinde bir yere gömdüler. Şu an eğer gerekirse Beyaz Sarayı bile havaya uçururlar.

  Bu notu şunun için yazdık: Yahudi kökenli Şeytanîlerle Haçlı konseyi arasında, Yeni Dünya Düzeni projesinde, yani kendi inançları üzerinde dinsel amaçları ve dünyayı ele geçirme planları vardır.

  Rekabet ve savaş içindedirler birbirleriyle bu konuda. Yahudiler Amerika'yı, Büyük İsrail'in kuruluşunu ilan edecek bir ülke olarak kurdular. Amerika İsrail'in kuruluş aracı olacaktı.

  Bugünkü ABD'nin kime hizmet ettiği açıktır. Fakat tarih içinde haçlılarda ABD üzerine söz sahibi oldular ve onlarda kendi amaçlarına ulaşabilmek için Amerika'yı kullandı. Bu durum Yahudiler ve haçlılar arasında büyük bir çekişme başladı.

  Birbirlerinin tekerine çomak sokmaktan geri durulmadı. Yani o günkü Yeni Dünya Düzencileri Hitler'i beklemeyecekti İsrail'in kuruluşu için. Ama bu rekabet, planlarının aksayıp ikinci dünya savaşının çıkmasıyla sonuçlandı.

  Dönelim Washington'daki papa'nın çalıntı taşına. Uzun yıllar sonra o taş Vatikan casusları tarafından bulundu. Üzerinde yazan ibarelerin yorumuna göre bir kurgu oluşturdu ve bir plan yapıldı:

  Bugünkü Papa Almandır. Luther'de almandı. Dolayısıyla taştaki ibareyi soyuna uydurdular. "Costantinopol'den giriş" ibaresine gelince çok açık: Önce İslam dünyasına aşağılıkça hakaret etti ve ilk ziyaretini bir İslam ülkesine yapıyor... Türkiye'ye... İstanbul'a...Büyük resimde bundan sonraki hamlesi ise, zamanı geldiğinde İsa Mesih'in indiğini ilan etmeği bekliyor!.

  Bu arada İkiz kulelerin sembolik anlamını da açıklayalım. Biri Şeytanîlerin kulesi, yani Yahudileri temsil ediyordu diğeri de Haçlıları...

  Hatta Washington, Eski Mısır'ın sembolik yapı ve efsanelerine göre inşa edildi. Yapılar planlı ve bir sembol tılsıma göre yapıldı. Örneğin Pentagon binası, mason şeytanî yıldızı biçimindedir. Haçlılar Yahudileri kötüleyen filmler çevirir ve romanlar yazarlar sonra da Yahudiler haçlılar için aynısını yapar dururlar.

  Şimdi gelelim İstanbul'a. Osmanlı yıkılırken tarih değişiyor ve dünya yeni düzene dönüştürülüyordu. Şeytanîler Yeni Dünya Düzeninin merkezini İstanbul yapmak istiyordu.

  Şu akla gelebilir: "Bunlar böyle yapıyorlar da İslam'ın Manevi Kuvvetleri ne yapıyor?" Cevap: Bu iki şer cephesinin bütün planlarını boşa çıkarıyor. Unutulmamalı ALLAH'IN DA BİR PLANI VAR! Şu an münafıklar ve marazlılar istemeseler de Aziz Türk Milleti ahir zamanda da İslam'ın lideri ve sancaktarıdır. Bunu en açık ispatı tüm şer güçlerin Türkiye ile uğraşıyor olmasıdır.

  Ahir zaman BÜYÜK TÜRKİYE'Yİ DOĞURACAKTIR. İSLAM BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİ tüm dünyanın odağı ve mazlumların sığınağı olacaktır.. 20


19 Prof. Hüseyin Hatemi Yeni Zemin Mart 1993

20 http://www.haber10.com/ 28.22.2006


Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

KUR’AN’IN TEKNOLOJİK MÜJDELERİ VE SİYONİST SİSTEMİN AKIBETİ
Rahmetli Erbakan Hoca sohbet, seminer ve konferanslarında: Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine...
Devami
ASRIN DAVASI MI, HALKIN AVUTULMASI MI?
Ergenekon sanıkları içinde de herhalde derin çeteleşme ve cedelleşmelere, gizli ve...
Devami
FAİZ VE ZİNA SERBESTLİĞİ ŞİRK DÜZENİDİR Bunları Hoş Görenler de Müşriktir
  Kâfir (münkir); Cenabı Allah’ı ve diğer iman esaslarını, (Kur’an’ı, Resulüllah’ı,...
Devami
HADİS VE SÜNNET KAVRAMI VE KURALLARI.
  A - HADİS NEDİR? Hadis; sözlük anlamı "yeni, ilk" demektir. "eski,...
Devami
KUR'ANİ KAVRAM VE KURALLARIN YORUMLANMASI: TEFSİR USULÜ
  Değerli bilim adamı ve ilahiyatçı Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu...
Devami
ÇAĞDAŞ ŞİRK VE PUTPERESTLİK
  Şirk; Allah’ın rızasına ve Kur’anın buyruklarına değil, dünya hayatına ve...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4092

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR