KÜRESEL GÜÇLERE DEMOKRATİK KÖLELİK
Lâiklik taassubu tarihi ve tabii gerçekleri görmelerine engel oluyor
İnsanın, adam olması için lâik olması gerekiyormuş. İnsan olmanın diğer bütün şartlarının ve sıfatlarının önemi yokmuş gibi bir yanlış algılama ve uygulama hukuken de, ahlaken de, dinen de, aklen de yanlıştır ve vicdanın yamultulmasıdır. Şimdi soruyoruz:
-Fransızlar lâik olduğu halde, Cezayir'de yüz bine yakın Müslümanın katliama tabi tutulması önlenebildi mi?
-ABD lâik olduğu halde, ABD-İsrail ikilisinin Filistin'de, Sabra Şatilla'da, Lübnan'da, Irak'ta ve Afganistan'daki cinayetler kesildi mi?
-Lâik oldukları halde İkinci Dünya Savaşı'na giren ülkeler, Yahudilerin, savaş dışı olan silahsız halkların, meselâ Katin Ormanlarında 10.000 Polonyalı subayın hunharca öldürülmesini engelleyebildi mi?
-Çinlilerin, Doğu Türkistan halkına, Rusların Çeçenistan halkına karşı halen devam eden katliamları durdurulabildi mi?
-ABD'liler lâik oldukları halde, Kızılderililerin nesillerini hemen hemen tükettiler. Üstelik bu zulümlerine, bir de esir aldıkları zencileri eklediler. Bu katliamlar ve soykırımlar, laiklik sayesinde giderildi mi?
Bu kadar çarpıcı misal kâfi. Şimdi bir de bizim medeniyetimizden misaller verelim:
-Haçlı savaşları esnasında, Kudüs'ü ele geçiren Hıristiyanların bir çırpıda 70.000 Müslümanı katlettiklerini tarihler yazıyor. Ama Haçlı savaşlarına karşı büyük zaferler kazanan Selahaddini Eyyubi, Kudüs'ü ele geçirdiği zaman hiç kimsenin kılına bile dokunulmamıştı.
-Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan Gazi, Malazgirt'te, Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i yendiği zaman, hiçbir katliam yapmayarak, üstelik Diyojen'in sağ salim İstanbul'a dönebilmesi için gereken tedbirleri sağlamıştı.
-Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul'u fethettikten sonra, İstanbul'da mevcud gayr-i müslimlerin din ve ibadetlerinde serbest olduklarını ilan etmiş ve onların mallarını, canlarını, ırz ve namuslarını güvence altına almıştı.
-Ecdadımız, Viyana kapılarına kadar ele geçirdiği ülkelerin halkını, 6 asır yönetimi altında tuttuğu halde, onlara, insan haklarının gerektirdiği bütün hak ve özgürlükleri tanımıştı. Onların mallarına, canlarına, ırz ve namuslarına asla dokunulmamıştı. Ve bu ülkeler bizim yönetimimizde oldukları sürece katliamlardan uzak kalmışlar ve kendi yönetimlerine kavuştukları zaman, eski durumlarını, eski özelliklerini, örf ve adetlerini korumuşlar, kimseye dininin değiştirilmesi için asla baskı yapılmamıştı.
Bu misalleri çoğaltabiliriz. Maksadımız, insanlık onurunu ve huzurunu artırmak için, sadece lâikliğin yeterli olmadığına, insan haklarını sağlayıp yüceltecek ve koruyacak İslâm ahlâkının da lüzumlu olduğuna dair tarihi gerçekleri hatırlatmaktadır.
Maksadımız, sadece noktasal slogan üretme kolaycılığıyla, bir devletin ve bir milletin yönetilemeyeceğini vurgulamaktır.
Maksadımız, tarih boyunca bizim toplumlarımızın, bizim medeniyetimizin her bakımdan Batılılara üstün olduğunu belirtmek az da olsa ve aşağılık hissine kapılanları uyarmaktır.
Gözüken odur ki, kimilerinin taklit ettiği batılılara gerek insan hakları, gerek sosyal adalet ve gerekse uluslararası ilişkiler konusunda, ecdadımızın uyguladığı, adil sistemleri ve üstün ahlâk ve fazilet ölçülerini kendilerine örnek alıp, haksızlıkları, çarpıklıkları, zulüm ve katliama cevaz veren uygulamalarını düzeltmedikçe, gerçek mânâda medenîleşemeyeceklerdir.
Başka delil aramaya gerek yoktur. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı'ndaki adalet dışı kuralları ve tatbikatı gözden geçirmek kâfidir. ABD ve yandaşları katliam yapacak veto sonucu mazlumlar ezilecek, ya da 5 büyükler keyfî kararlar alacak, 6 buçuk milyar insan bu adalet dışı kararlara boyun eğecek! Barbar Batı'nın barış ve adalet anlayışı böyledir.
Evet, sadece sloganlaştırılmış ve noktasallaştırılmış bir lâiklik dayatması ile devlet ve millet yönetilemez. Bizim medeniyetimizde ise lâikliği de içine alan ve o ilkeyi aşan, elâikrahe fiddin gibi, din, vicdan ve fikir hürriyetlerini tamamlayan, insanlığın insanlığını arşa varıncaya kadar geliştiren hatta ondan da öteye götüren bir sistemler manzumesi vardır.[1]
Prof. Atilla Yayla'nın Ertuğrul Özkök'e Açık Mektubu ve bir doğruyu yanlış amaçlar için kullanma metodu!?
Hürriyet Gazetesi GenelYayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 23 Eylül 2006 tarihinde "Üniversiteye ille de türbanla gitmek isteyen kızların misyonu nedir?" başlıklı bir yazı yayınladı ve bu sorunun sadece İslâmcı çevreler tarafından değil, liberaller tarafından da tartışılması gerektiğini vurguladı.
Bunun üzerine Ankara Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Atilla Yayla, Özkök'e hitaben bir açık mektup kaleme aldı.[2]
Ehemmiyetine binaen Prof. Yayla'nın açık mektubunun cümlelerini, çok açık ve seçik olması için maddeler halinde aşağıya sıralıyorum:
1. İdeolojik tercihi sosyalizm, muhafazakârlık, nasyonalizm veya İslâmizm değil liberalizm olan, Türkiye'de liberalizm hakkında ilk kitabı yazan ve son 14 yılı Liberal Düşünce Topluluğu bünyesinde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır liberal değerlerin anlaşılması, yayılması ve ülkemizin siyasî, iktisadî ve hukukî düzeninin liberalleştirilmesi için gayret sarf eden bir akademisyen olarak bu çağrınızı üzerime almanın hakkım ve görevim olduğu kanaatindeyim.
2. Ben, insanların doğuştan gelen doğal haklara -hayat, hürriyet, mülkiyet- ve hakların toplum içinde tezahürü olan sivil özgürlüklere -seyahat, din ve vicdan, ifade ve teşkilâtlanma özgürlüklerine- sahip olduğuna inanıyorum.
3. Bana göre bir siyasî, ekonomik, hukukî yapılanma; bu haklara saygı gösterdiği ve onları koruduğu ölçüde meşru ve kıymetlidir.
4. Bu haklar toplum, devlet, hükümet lütfettiği veya izin verdiği için sahip olduğumuz, onlar istemediğinde vazgeçebileceğimiz ve çiğnenmelerini normal karşılayabileceğimiz haklar değildir.
5. Medenî bir hayat ancak bu değerlere bağlanmakla, onları sıkı sıkı korumakla ve siyasî, hukukî, ekonomik yapılanmaları onlar üzerinden gerçekleştirmekle mümkün olabilir.
6. Türkiye'de kadın vatandaşlarımızın bir kısmı şu veya bu gerekçeyle veya başka bir amaçla başını örtmektedir. Bir liberal olarak bana düşen; bu vâkıayı olduğu gibi kabul etmek ve başlarını örtmelerinden dolayı bu vatandaşları vicdanımda mahkûm etmemek ve negatif diskriminasyona [ayrımcılığa] tutuluyorlarsa buna karşı çıkmaktır.
7. Elbette kimi kadınların başını niçin örttüğü bilimsel çalışmalara konu yapılabilir; ama bu çalışmalardan bir normatif hükme varılamaz. Bilim değer üretmez, olsa olsa toplumsal durumun kısmî ve geçici bir fotoğrafını çekmemizi sağlar. Değerler hayatın içinden ve pek çok faktörden etkilenerek ortaya çıkar. Bilimsel araştırmalara dayanarak türban takmanın "iyi" veya "kötü", "doğru" veya "yanlış" olduğu söylenemez.
8. Türbanlı öğrencilerin engellenmesi suçtur (Bu cümle bir ara başlıktır).
9. Benim savunduğum liberal düşünceye göre türban takmak veya takmamak temel bireysel hakların kullanılması biçiminin bir yansımasından ibarettir. Kişinin türban takması onun hem (negatif) özgürlüğü ile, hem mülkiyet, hem ifade özgürlüğü ile alakalıdır.
10. Bir başka deyişle kişinin türban takmasını kamu zoruyla engellemek onun tercih özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, ifade özgürlüğünü ihlâl etmek anlamına gelir.
11. Türbanın üniversitelerde yasaklanması, aynı zamanda, bizim darbe ürünü Anayasamızda bile dile getirilmiş olan eşitlik ilkesinin ve eğitim-öğretim hakkının ihlâlidir.
12. Dolayısıyla türbanlı öğrencilerin üniversitede okumasının engellenmesi bir suç teşkil etmekte ve bunu yapanların cezalandırılması gerekmektedir.
13. Bunun yapılmıyor olmasının başlıca nedeni rejimimizin hukuktan çok güce dayanması ve güçlü olanın baskın çıkmasıdır.
14. Hukuk ve kaba güç birbirinin zıddıdır.
15. Belki dikkatinizi çekmiştir, türbanla ilgili olaylarda mağdur edilenler hep, cezaî değil idarî yaptırımlara maruz bırakılmaktadır. Tek başına bu gerçek bile yasağın kaynağının hukuk değil, bürokratik otorite olduğunu ve türban takmanın bir siyasî kabahat (cezalandırılmayan bir siyasî suç) durumuna getirildiğini göstermektedir.
16. Bu söylediklerime cevap olarak Anayasa'dan ve Anayasa Mahkemesi kararlarından bahsetmenizi tavsiye etmem; zira Anayasa da, Anayasa Mahkemesi kararları da bu yasağı temellendirmeye yetmez. İnsan haklarını ilgilendiren düzenlemeler kanunla yapılabilir; Türkiye'nin pozitif hukukunda türbanı yasaklayan bir kanun yoktur -olsa bile gayrimeşru olurdu- ve Anayasa Mahkemesi kararları Yasama Meclisi'ni aşarak bir hüküm tesis etmez, edemez.
17. Sayın Özkök, yazılarınızdan bildiğim kadarıyla reşid oldukları için üniversite öğrencilerine türban yasağı koymanın yanlış olduğu kanaatindesiniz. Bu özgürlükçü tavrınızı takdir ediyorum. Ben de sizinle aynı fikirde; ama sizden iki yönden daha ilerideyim:
a. İlk olarak, bana göre, bu yasak yukarıda dediğim gibi yalnızca yanlış değil, kanunsuzdur da.
b. İkinci olarak, ben türban yasağının sırf üniversite öğrencileri için değil, bütün öğrenciler ve bütün kamu çalışanları için de yanlış ve hukuk dışı olduğunu düşünüyorum.
18. İsteyen her öğrenci başını örtebilmeli ve avukatlık, doktorluk, hâkimlik gibi mesleklerin lisansını almış kişiler başörtülü olarak mesleklerini icra edebilmelidir.
19. Bu yaklaşıma ‘Kamu Görevlileri Tarafsız Olmalı' diyerek itiraz edildiğini duyar gibiyim. Ne var ki yanılıyorsunuz, başı açıklık tarafsızlık değildir. Başörtüsü takmak bir değer tercihini yansıtabileceği gibi başı açıklık da bir değer tercihini yansıtabilir.
20. Elbette vatandaşlara kamu hizmetlerinin sunulmasında mutlak değilse bile maksimum tarafsızlığın sağlanması şarttır. Ancak, bunun yolu, insanların değersel olarak tarafsızlaştırılmasından -ki bu imkânsızdır- değil, kamu hizmetini düzenleyen kuralların tarafsızlaştırılmasından ve tarafsız kuralları ihlâl etmenin idarî ve hukukî olarak müeyyidelendirilmesinden ve bunun kurumsallaştırılmasından geçmektedir. Bunun yapılabileceğini gösteren pek çok örnek vardır.
21. Sayın Özkök, üzülerek görüyorum ki liberallerin de üzerinde "tartışmasını" istediğiniz sorunuz ön yargılı. Üniversiteye "ille de türbanla gitmek" istenmesinden söz ediyorsunuz. Bu sorunuzu neden bazılarınca kızların "ille de" başörtülerini atarak üniversiteye gelmesinin istendiğini sorarak cevaplayabilirim.
22. Başkaları istemiyor, birilerinin hoşuna gitmiyor diye insanların haklarından, bu hakların kullanılmasının tezahürlerinden vazgeçmelerini talep etmek ahlâk dışıdır ve bu yola bir defa girersek sonunda bütün haklara elveda deme noktasına varmamız kaçınılmazdır.[3]"
Daha sonra, AKP İzmir Gençlik Kolları'nın bir programında sarf ettiği Atatürk'ü küçümseyen ve hakaret içeren sözleri yüzünden Gazi Üniversitesindeki öğretim üyeliğinden uzaklaştırılan Prof Atilla Yayla, başörtüsü yasağı ve katı laiklik dayatmasıyla ilgili, doğru tespit ve yorumlar yapıyor.. Ama çok sinsi ve gayrı milli bir tavırla bu doğruları, yanlış heves ve hesaplar için istismar ediyor!
Çünkü Siyonist ve emperyalist çetenin güdümündeki ABD ve AB şebekesi ve yerli-masonik işbirlikçileri:
- Atatürk'ü safdışı bırakmak
- Laikliği laçkalaştırmak
- İslam'ı laytlaştırmak
- Başörtüsünü serbest bıraktırmak
Suretiyle, hem AKP'yi, hem de zulüm ve sömürü sistemlerini kurtarmak ve kuklaları olan Tayyib'i ve ekibini kahramanlaştırmak istiyor!..
Türkiye'nin Laiklik Serüveni
Genel bir tanımla lâiklik, dinin dünya, özellikle devlet işlerine karıştırılmaması ve buna karşılık devletin de dine karşı lehte ve aleyhte bir tavır takınmamasıdır. Dinsel ilkelerin siyasal yaşamda etken olmaması ve siyasal iktidarın dinsel akım ve görüşler karşısında tarafsızlığı anlamına gelen lâiklik en genel anlamı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde tanımlanabilir. Ülkemizde lâiklik ile ilgili birkaç otoritenin görüşleri şöyle;
Ali Fuat Başgil laiklikliği "Münasebetler hayatına dair olan dini kaide ve kanunların resmiyetten kalkması; bunların devlet müeyyidesini kaybederek, hususi hayata çekilip vicdanlarda yer alması" olarak tanımlar. Ülkemizde, Tanzimat'tan sonra Batı´ya yönelişler ve Avrupa'nın Türkiye'de Hıristiyanlar lehine baskıları sonucu yarı laik bir yönetim başlamıştır.
Cumhuriyetten sonra "lâikliğin kabul edilmesi üzerine ise tamamen bize özgü denebilecek garip bir lâiklik uygulaması başladı. Hâlâ devam etmekte olan bu lâikliğin niteliği şöyle anlatılabilir;
Devlet esasen özel ve imtiyazlı ruhban teşkilatı olmayan, İslam dininin devlet işlerine karışmasını kesinlikle önlemiştir. Her biri de İslami hizmetler için kurulan vakıfların paralarını ve gelirlerini de devlet kendi bütçesine aktarmıştır. Fakat devletin kendisi dinin ve dini hayatın üzerindeki elini asla çekmemiştir.
Bu konuda Halide Edip Adıvar'ın laiklik üzerine bir hatırasını nakletmek bazı konulara daha da açıklık getirebilir: "Edinburg Muharirler Kongresinde" bizimle çok alakadar ve çok kuvvetli Hıristiyan ve dindar olan biri demişti ki; "Sizdeki laisizm, nihayet İslam dininin kaldıracak ve hepiniz Hıristiyan olacaksınız" Ben gülerek; "Müslümanların Hıristiyan olmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü Hıristiyanlığın insani yüksek tarafı esasen İslam'da da vardır." demiştim. O da dedi ki; "Laisizm ruhunu İncil'deki bir hikaye ile ifade eder. Musevilerin sofu ve riyakâr bir zümresi olan Phariseler Museviliği yıktığına inandıkları ve düşman bildikleri İsa'nın ayağını kaydırmak ve Onu Romalılara yok ettirmek maksadıyla ona ajanlar gönderiyorlardı. Bunlardan birisi Hz. İsa'ya "Sen doğru bir adamsın efendim. İnsanlara Allah'ın yolunu gösteriyorsun. Bu halde Sezar'a (Kaysere Roma Hükümdarına) vergi vermek doğru mudur?" diye sormuştu. Hz. İsa; "Vergi parasını bana gösterin demiş, sonra da Sezar'ın resmini işaret ederek; "Sezar'ınkini Sezar'a, Allah'ınkini Allah'a verin demişti." Ve adam sözüne şöyle devam etti.:
Bana öyle geliyor ki hanımefendi, siz Türkler Laisizmi yaparken yalnız Sezar'ınkini değil, Allah'ınkini de Sezar'a verdiniz!?"
Aynı eserde Halide Edip, bizim bugün demek istediklerimizi 1956'da DP milletvekili olarak açıklamaktadır. Yani laikliğin din düşmanlığı şeklinde uygulandığını sorgulamakta ve dolaylı biçimde suçu Atatürk'e yıkmaya çalışmaktadır. Çünkü Atatürk kendisi gibi sabataist hainleri kullanıp Türkiye Cumhuriyetini kurmayı başarmıştır. Atatürk'ü öldürmek üzere hazırlanan İzmir suikastına karışan Halide Edip ve kocası yurt dışına kaçıp İnönü dönemine kadar oralarda yaşamıştır.
İşte bazı Hıristiyanlara "Türk Laikliğinin" çok garip gelmesi de bu sebeptendir. Devlet din adamlarını memurlaştırarak "Diyanet İşleri" teşkilatını bürokrasinin içine koymuştur. Başkanını da kendisi tayin edip, Başbakanlığa bağlamıştır. Böylece memurluk sıfatları baskın, dilleri, yetkileri, hürriyetleri kısıtlı "resmi din adamları" sınıfı ortaya çıkmıştır. Bunların ekmeği devlettendir. Dine karşı her zaman değişebilen devlet politikasına göre hareket etmezlerse işten alınabilirler.
Türkiye'nin bugünkü derdi şudur: Lâiklik, dindarlık, dinsizlik, kavramları adeta kasten ve ayırt edilemeyecek biçimde birbirine karışmıştır.
Devlet dine karışınca, bu anayasa gereği, "güya laikliğin" gözetimi sayılıyor, din adamı devlete karışmak bir yana, bugün eğitim, inanç veya ahlak konusunda konuşsa dahi karşısına lâiklik getirilebiliyor. Bu durum Mehmet Akif'in nüktesini hatırlatıyor.
İngiliz ve Fransız ordularından esir alınan yüz binlerce Müslüman'ı irşad için Berlin'e giden Mehmet Akif; dostu Mithat Cemale şunları söylüyordu:
" Berlin'de ne var? Ne oluyoruz?
– Ne olacağız, dedi; Berlin'e gittim, elçimiz Kur'ana tefsir yazıyor, İstanbul'a geldim, hocalar dünya siyasetini konuşuyorlar. Ne olacağız artık sen anlarsın.[4]
Osmanlı'dan günümüze devlet aklı ya da Hikmet-i hükümet
Hikmet-i hükümet" kişilerden bağımsız bir kurum olarak varolan devletin prensip ve gereklerini anlatan bir deyim. Bu deyim, kişisel ve toplumsal çıkarlarla devletin çıkarları çeliştiğinde devleti önceleyen mantığı ifade eder. Uzun ve köklü bir devlet geleneği olan ülkelerde "hikmet-i hükümet"in kuvvetli olduğu ve dış politikayı da yönlendirdiği görülür.
Türkiye Cumhuriyeti de köklü bir devlet geleneğine dayandığına göre bu terimin de bu topraklarda kuvvetli olması gerekir. Kadim devletlerle karşılaştırıldığında da görülecektir ki, Osmanlı devletinin uzun tarihine bakıldığında "devlet aklı" yine bizim tarihimizde somutlaşmıştır. Bunun sebebi, Batılı kadim devletlerde, feodalite-monarşi-kilise üçgeninde devlet sıkıştırılmışken bizde ise sınırlarından bağımsız bir otoritenin gölgesinde devlet aklının hür ve hükmünü icra eden bir alana sahip olmasıdır.
Güçlü, tutarlı ve uzun ömürlü bir devlet kuran Osmanlıların sırrı, sahip oldukları devlet aklında aranmalıdır. Son derece pragmatik bir çabayla mükemmel bir devlet inşa ettiler. Bu durumun sırrı oldukça basit bir gerekçede aranmalıdır: Devlet hürriyet ve haysiyetimizin garantisidir. Fatih Kanunnamesinde yer alan meşhur kardeş katli ile ilgili hüküm, dinin ve geleneğin dışında sadece devlet aklıyla kavranabilir. Bununla birlikte devlet aklı sürekli diri ve hüküm-ferma olamamış hatta bazı dönemlerde bu akıl dumura da uğramış; bazen de akılsızların dahi eline geçmiştir. "Devlet aklı/Hikmet-i Hükümet" buna rağmen önemini ve icra-i durumunu korumaya devam etmiştir. Özellikle son dönem batılılaşma çabaları "devlet aklı"nın yozlaşmış şekliydi. Tanzimat fermanını yazanlar ve o dönemi inşa edenler "devlet aklı"nı temsil ettiklerini söylemekteydi. Ülkesini muasırlaştırırken, İslamiyet'i bir diriliş ve direniş dinamiği olarak gören Sultan Abdülhamit, yine devlet aklını şahsında somutlaştırıyordu. Cumhuriyetin hayata geçirdiği üniter devlet projesi, Osmanlıdaki devlet aklının eseriydi.
Cumhuriyet döneminde "Devlet Aklı"
Cumhuriyet, Osmanlı devletinin anti-tezi değildir. Kendi geleneğini oluşturmak ve kimlik kazanmak için çaba harcarken, Cumhuriyeti kuran entelijansia abartılı farklılıkları üretme gereği duymuştur. Yoksa zihniyet açısından bir kesintisizlikten bahsetmek mümkündür. Cumhuriyetin büyük iddiayla koyduğu çoğu yenilikler aslında Tanzimat'ın mantıkî sonuçlarıdır. Belki aralarındaki tek fark Osmanlının bir imparatorluk, Cumhuriyetin ise üniter-milli devlet oluşudur. Ki bu devlet yapısı için imparatorluğun aydın-bürokratlarının gerçekleştirmek için yanıp tutuştuğu ama güçlerinin yetmediği bir idealdi. Yani üniter-milli devlet, "devlet aklı"nın bir mecburiyet olarak algıladığı devlet formudur.
Tarafsız bir gözlemle bakıldığında Cumhuriyetin tercihleri ve programını, "devlet aklı"nın dışa vurumu olarak yorumlamak doğru olacaktır. Eğitim ve toplumsallaşma projeleri, modernleşme çabaları hep bu mantık içinde anlam kazanır.
Cumhuriyetin din olgusuna bakışı ve din alanında getirdiği düzenlemeler de aynı çerçevede anlamlıdır. Cumhuriyeti kuran iradenin, din konusunda getirdiği düzenlemelerin mantığında şunlar vardır: Öncelikle yobazlık, Batıyı yakalamak için girişilen modernleştirme çabalarının önünde duran bir engel gibi duruyordu. Diğer taraftan İslâm'ın inananlarına verdiği beynel-milel (enternasyonel) kimlik, üniter-milli devlet idealiyle pek uyuşmuyor zannediliyordu. Öyleyse "din aklileştirilerek devlet denetimine alınacak aynı zamanda millileştirilecektir" kafasında olanlar devlet aklını yamultuyordu.
Dini tecrübenin mistik boyutuyla yaşayan birçok tarikatın kapatılması, Medrese İslâm'ının merkezi devlet teşkilatı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığında temsil ettirilmesi ilk endişeye; Ezanın ve Kur'anın kanun emri olarak Türkçe okutulması ise diğer endişeye örnek teşkil eder.
Rasyonalist ve ampirik (deneyimci) siyaset
"Burada soyut olarak gözlemleyen, hüküm veren ve icra eden bir "devlet aklı"ndan bahsediyorsak, bu aklın öncelikli tercihi otoriter bir devlettir. Öte yandan demokrasi, yani "halkın aklı"nın işe karışması "devlet aklı"nın işini, bilhassa icra kabiliyetini sınırlar. Demokrasinin sınırlı da olsa mevcudiyetinden bahsediyorsak tek bir "devlet aklı" yerine, devlete dair akılların varolabileceği bir alanın mevcudiyetini kabul ediyoruz demektir. Soyut "devlet aklı" ile demokrasinin ürettiği siyasi akıllar arasındaki sınırı ayırmamız zorlaşır.
Ancak soyut devlet aklı ve bu akla sahip olanların mantığı ile demokrasinin ürettiği siyasi akıllar arasında derin bir felsefe ve metod farkı bulunmaktadır. Devlet aklı rasyonalisttir; kağıt üzerinde hedeflerini koyar ve uygun enstrümanlara müracaat eder. Bu akıl bütüncül (total) ve zorlayıcıdır. Demokrasinin ürettiği siyasi akıl ise, halkın eğilimlerini derleyip, temsil ettiğine göre pragmatik/faydacı ve ampirik/deneyimci bir akıldır. Kendini sürekli test eder ve yenileme gücünü gösterir" yaklaşımı yanıltıcıdır. Çünkü güdümlü demokrasi dış güçlerin müdahale ve manüpülesine açıktır ve özellikle marazlı medya marifetiyle beyinleri kiralanan kalabalıkları kullanmak kolaylaşır. Metod ve felsefedeki farklılık, her iki aklın devletin âlî menfaatlerini temsil yeteneğinde, özde bir çelişki olduğunu göstermez. Hangi aklın doğruyu bulma ve temsil yeteneğinin daha güçlü olduğu tartışılabilir. Biz de bu tartışmayı Cumhuriyet için yapabiliriz.
Cumhuriyetin toplum projesi rasyonalist, aynı zamanda bütüncü bir projeydi. Modernleşme olarak tanımlayacağımız bu proje, devletin sahip olduğu bütün enstrümanlar kullanılarak, halkın önüne konmuştur. Modernleşmeyi bir devlet projesine dönüştüren modernleştirici politikalar, zaten rasyonalist ve bütüncül olmak zorundadır. Dinin bir özgürlük alanı olması bir kenara, resmi ve hiyerarşik bir örgütlenmeye konu edilmesi ve insanların dinlerini ancak devletin tanımladığı şekilde öğrenebilmeleri bu mantığın tabii sonucudur. Aynı şekilde laikliğin, Cumhuriyet tecrübesinde dini alanla kamu alanının birbirinden ayrılması olarak değil, modernleşme projesinin temel ekseni olarak tecelli etmesi ve elan bugün de öyle sürmesi aynı mantık çerçevesinde tanımlanır.
"Demokrasi, dayandığı felsefe itibariyle rasyonalist ve bütüncül projelerle doku uyuşmazlığı yaşar. Seçimlerle değişeceği, oyunun kural olarak vazedilmiş iktidarlarla, bu bütüncül projelerle yürütülemez. Demokrasi içinde ancak şartların ve imkanların elverdiği ve halkın desteklediği projeler üretilebilir. Zaten topluma bir projeyi dayatmak değil, toplumdan gelen taleplere göre biçimlenmek, demokratik siyasi aktörlerin varlık sebebidir. Ampirik metotlarla gözlemlerden pragmatik politikalar üretilecektir. Demokrasinin ürettiği siyasi akıl bunu emreder" sözleri sadece fikri ve felsefi bir bakış açısıdır. Fiili bir örneğine rastlanmamıştır.
"Devlet aklı bütüncül ve rasyonalist perspektifi gereği düzen ister, sınırlar koyar. Demokrasi ise rekabet getirecektir, özgürlüğün önündeki sınırları kaldıracaktır. Yoksa devletin âlî menfaatlerinin tanımlanmasında bir farklılık yoktur; Tek parti döneminin dış politikasıyla Demokrat Partinin dış politikası arasında en küçük bir sapma olmadığı gibi.
Farklılık toplum projelerindedir. Demokrat Partinin iktidara gelir gelmez din özgürlüğü alanını genişletmeye çalışması "Türkçe ezan ve Kuran" gibi millici projeleri iptal etmesi çatışmanın ve çelişkinin toplum projelerinden kaynaklandığını göstermektedir. İster istemez birinde sınırlar, birinde özgürlükler başattır.
Demokrasinin ürettiği siyasi aklın, rasyonalist ve total devlet aklından daha tutarlı ve devlet çıkarlarını gerçekleştirmede daha başarılı olduğunu ampirik olarak kanıtlamak mümkündür: Totaliter devletlerin çöküşü, demokrasilerin başarılarıdır… Varlığını ve gücünü kendi halkı üzerinde idame ettirmede bir devlet için başarı kıstası, varlığını ve gücünü en asgari düzeyde hissettirmektir. Devlet ne ölçüde fizikî güce müracaat ediyorsa o ölçüde başarısızdır. Başarısızdır, çünkü fizikî güç kullanma mecburiyeti, ictimaî ve siyasî sorunları çözme konusundaki zaafiyetin göstergesidir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu kıstasa göre değerlendirdiğimizde, başarıya ulaşmış bir devlet aklını bulmakta zorlanırız. Cumhuriyetin başlangıcından itibaren kısır bir döngü halinde tekrarlanan, sırasıyla Kürt meselesi, İrtica tehlikesi, Kominizm tehdidi, PKK terörizmi ve son zamanlarda resmen "derin devlet" tarafından PKK sorunundan daha öne alınan İrtica tehlikesi, sorun çözmekteki değil, tehdit üretmekteki başarıyı gösterir. Devlet sürekli tehdit üretmekte, ürettiği tehditleri yok etmek için fiziki güce başvurmakta, bu tehditleri ortaya çıkmadan yok edecek toplumsal projeler üretememektedir" tespitleri Milli derin devlet için değil, kirli ve masonik derin devlet için geçerlidir.
Meşru şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran ve yüce otorite, kurumlar-üstü kurum ünvanına sahip olan devlet ile din arasında çatışma olması kaçınılmaz mıdır? Kural olarak bunun olması kaçınılmazdır; çünkü her din, potansiyel olarak dünyevî otoriteyi etkilemek ve düzenlemek iddiasını taşır. Devlet aklı, bu çatışmayı, kendi otoritesine dini ortak etmeden çözmek zorundadır. Bunun üç yolu vardır: İlki, dini tamamıyla devlet otoritesinin emrinde bir kurum haline getirmek; İkincisi dinler karşısında tarafsızlığını ilan ederek dinler üstü bir statüde görünmek ve sonuncusu da din olgusunu tamamen yok etmektir.
Cumhuriyetin modernleşme projesine yerleştirilen çözüm birinci ile sonuncusu arasında yer alan bir ara çözümdür. Devletin, dini kendi emrinde bir kuruma dönüştürme projesi, İttihatçılardan tevarüs edilen geleneğin gücüyle başarılı olmuştur. Bugün Türkiye'de dinin devlet kontrolünde olmasına, devlet tekelinde bulunmasına itiraz edenlerin marjinal kalması, bu çözümün başarılı olduğunu göstermektedir. Sorun, dinin, devlete yönelik potansiyel bir tehlike olarak algılanması yüzünden din olgusunun devlet aklı tarafından kuraldışı bir olgu olarak görülmesinden çıkmaktadır. Tehdit algılaması, dini içinden çıkılmaz bir sorun alanına sokmaktadır.
Sonuç olarak denilebilir ki; bugün güçlü devlet, özgür toplumun devletidir. Demokrasinin ürettiği siyasî aklın biçimlendirdiği devlettir. Bu siyasî akıl ise, demokrasinin aktörlerinde mevcuttur."[5] Saptaması; "Ilımlı İslamcılık, Yeni Osmanlıcılık, Medeniyetler İttifakına Katılımcılık" palavralarıyla, küresel çeteye demokratik köleliğe hazırlandığımızın farkında olmadan yapılmıştır.
Bizim kafası kirliler laiklik ve irticayı tartışırken, AB hatırına egemenliğimiz elden gidiyordu!
Avrupa Komisyonu'nun Türkiye hakkındaki İlerleme Raporu, dünya basınında geniş yankı buldu.
Türkiye'ye ültimatom veriliyordu!
Uluslararası gazeteler raporu "Türkiye için bir ültimatom" ve "Kıbrıs konusunda son şans" şeklinde değerlendirdi.
Guardian:Finlandiya'ya daha çok zaman verildi
İngiliz The Guardian gazetesi ise, AB'nin Finlandiya'ya daha çok zaman tanıma yolunu seçtiğini kaydetti. Gazete, Başbakan Erdoğan'ın açıklamaları için "Sözleri, AB liderlerinin Türkiye'ye empoze edilecek bir ceza türü konusunda anlaşmak zorunda kalacaklarının işareti" yorumunu yaptı.
Financial Times: Türkiye'ye bir aylık süre verildi
Ekonomi gazetesi Financial Times, Türkiye'nin AB hedefini kurtarması için bir aylık süre verildiğini belirtirken Kıbrıs'ta sağlanabilecek bir çözümün Türkiye'nin adaylığına en büyük tehdidi ortadan kaldıracağı görüşünü dile getirdi.
Times: Potansiyel bir aday ülkeye ilk ültimatom
İngiliz Times gazetesi Avrupa Komisyonu'nun Türkiye İlerleme Raporu ile "potansiyel bir aday ülkeye ilk kez ültimatom" verdiğini yazdı. Haberde Komisyon'un Ankara'ya verdiği Kıbrıs ültimatomunun Türkiye'nin AB umutlarını sona erdirebileceği değerlendirmesinde bulundu. Haberde ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın KKTC'ye yönelik izolasyonlar kalkmadan Kıbrıs konusunda adım atmayacaklarını bir kez daha söylediği aktarıldı.
BBC: Brüksel'den Ankara'ya son tarih
İngiliz Yayın Kuruluşu BBC, Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'ye limanlarını Rumlara açması için Aralık ayı ortasına kadar süre tanıdığı aksi takdirde Türkiye'nin belirsiz sonuçlara katlanacağını söylediğini belirtti.
Telegraph: Kıbrıs umutsuz bir talep
İngiliz Daily Telegraph gazetesi, "kritik bir rapor" olarak nitelendirdiği Avrupa Komisyonu'nun İlerleme Raporunda Türkiye'den 15 Aralık'a kadar limanlarını Rumlara açması istendiğini aktardı. Haberde ancak Komisyonun bu isteğinin "umutsuz bir talep" olduğu değerlendirmesi yapıldı.
El Pais: AB Türkiye'ye son fırsat verdi
Büyük İspanyol gazetesi El Pais de, AB'nin Kıbrıs konusunda Türkiye'ye "ciddi bir uyarı" yaptığını belirtti. "AB Türkiye'ye son fırsat verdi" başlığını kullanan gazete, Türkiye'nin limanlarını Rumlara açma reddinin en tartışmalı konu olduğunu yazdı.
Le Monde: Brüksel diplomatik çabalara şans tanıdı
Fransız gazetesi Le Monde ise, Avrupa Komisyonu'nun bu aşamada bir tavsiyede bulunmayarak diplomatik çabalara şans tanıma kararını verdiğini ve Ankara'ya beş haftalık bir süre verdiğini kaydetti.
Le Figaro: AB çatışmaya hazırlanıyor
Kıbrıs konusunda Ankara'nın "uzlaşmaz" olmayı sürdürdüğünü öne süren Fransız Le Figaro gazetesi de, Avrupa Komisyonunca yayınlanan "olumsuz" raporun Aralık'taki AB Zirvesi'nde bir çatışma çıkacağı habercisi olduğunu yazdı.
VOA: Gül'e göre hâlâ yapılacaklar var ama sonuç olumlu olacak
Amerika'nın Sesi Radyosu, İlerleme Raporu ile Avrupa Komisyonu'nun, Türkiye işkenceyi önlemez ve ifade özgürlüğünü korumazsa AB müzakerelerini dondurma tehdidinde bulunduğunu kaydetti. Haberde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de hala yapılacaklar olduğu ancak olumlu olacağı görüşünü savunduğu ifade edildi.
CSM: Rapor tren kazasının en kesin göstergesi
Christian Science Monitor gazetesi ise İlerleme Raporu'nun Türkiye ile AB arasında muhtemel bir tren kazasının şu ana kadar gelen en kesin göstergesi olduğu yorumunu yaptı. Haberde, AB'nin raporla birlikte Türkiye'yi reformların hız kesmesi ve Aralık ayı ortasına kadar limanlarını Rumlara açmazsa ortaya çıkacak kesin olmayan sonuçlar konusunda uyardığı kaydedildi.[6]
ATO Başkanı Sinan Aygün cari açığın özelleştirmeyle kapatılmaya çalışıldığını söyleyerek "satacak neyimiz kaldı?" Diye soruyordu…
Birçok kamu kurum ve kuruluşlarının özelleştirildiğine işaret eden ATO Başkanı Sinan Aygün "Türkiye'nin kasasına aşağı yukarı 20 milyar dolar girdi, bunu kapattık. 2007'ye geldiğimiz zaman satacak neyimiz kaldı? Bakın, ABD limanlarını satmıyor, yabancıya vermiyor. Biz her şeyimizi satıyoruz. Sat, sat mirasyedi gibi nereye kadar devam edecek bu satış?" diye çırpınıyordu…
Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, cari açığın aylık 1.9, yıllık bazda da 32.5 milyar dolar olarak gerçekleşmesi ile ilgili olarak, "Türkiye'de 1993, 1999 ve 2001 krizlerinin tamamı cari açıktan kaynaklandı. Cari açığı özelleştirmelerle kapatmaya çalıştık. Peki artık satacak neyimiz kaldı" diyordu.
Türkiye'de 1993, 1999 ve 2001 krizlerinin tamamının cari açıktan kaynaklandığını belirten Aygün, "Hükümet yetkilileri, (cari açık kapatıldığı, sürdürülebildiği müddetçe sorun yok) diyor. Doğru, sürdürülebildiği müddetçe sorun yoktur. Peki 2001'den, 2006'ya kadar nasıl sürdürdük bu cari açığı? Koskoca Türk Telekom'umuzu satarak sürdürdük. Tüpraş'ımızı, Petkim'imizi, Erdemir'imizi sattık. Tabi o zamanlarda bunu büyük bir bayram içerisinde sattık. Limanlarımızın büyük bölümünü özelleştirdik. Birçok kamu kurum ve kuruluşlarını özelleştirdik. Türkiye'nin kasasına aşağı yukarı 20 milyar dolar girdi, bunu kapattık. 2007'ye geldiğimiz zaman satacak neyimiz kaldı? Siz şimdi 32 milyar dolardan bahsediyorsunuz. 2003, 2004, 2005, 2006, ki benim öngördüğüm 30-32 milyar dolardı. 30 milyar öngörürsek, bu açık rakam 75 milyar dolar. Bakın cumhuriyetin 80 yılında 56 milyar dolar, 4 yılda 75 milyar dolar. Tekrar söylüyorum satacak neyiniz kaldı başka? Bakın, ABD limanlarını satmıyor, yabancıya vermiyor. Biz her şeyimizi satıyoruz. Sat, sat mirasyedi gibi nereye kadar devam edecek bu satış? Cari açık eğer bir ayda 1.9 milyar dolar çıkarsa, bunu siz iki şekilde kapatırsınız. Ya dışarıdan borç alarak kapatırsınız, ya da malınızı satarak. Maalesef biz, ikisini birden yaptık." Açıklamasını yapıyordu.
Yabancılar tek bir çivi bile çakmadı
Türkiye'ye iddia edildiği gibi yabancı yatırımcının tek bir çivi bile çakmadığını savunan Aygün, "Zaten o yatırım burada var. Yani yabancının son 4 yıl içinde arsa alıp, harfiyat yapıp, üzerine bina diktiği, ben bir tane yatırım bilmiyorum. O yüzden bu tehlikeli bir gidiş mi? Bunu oturup konuşmak, tartışmak gerekir. Biz, bunun tehlikeli olduğunu her yerde vurguluyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz. Nefesimin yettiği yere kadar da söylemeye devam edeceğim. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bir Türk evladı olarak bunu görev addediyorum. Bu görev zaman zaman tehlikeli bir görev, tepki de çekiyorsun, eleştiri de alıyorsun. Ama bunu birinin yapması lazım. Bir sıkıntım var, zaman zaman çok yanlız kalıyorum. Diğer sivil toplum örgütlerinden de bu tür destekleri bekliyorum." Şeklinde sızlanıyordu..
Atatürk ve İrtica tanımı
Atatürk, "İrtica" demiyordu, "dahili ve harici bedhahlar" diyordu. "Bedhah"ın olumsuz bir anlam taşıdığını anlıyorsunuz. Daha açarsak ve onun bağımsızlık ilkesinin, bütün hal ve hareketlerinde vazgeçilmez bir ölçü olduğunu düşünürsek, o bedhahları şöyle sıralayabiliriz: İşbirlikçiler. Müslüman ve Türk görünüp çok ustaca ve gizlice iki yüzlülük yapanlar ve imparatorluğun temelini çürütenler. İslâmîyeti bozmaya ve tahrib etmeye, bir ahşap kurdu gibi, çalışanlar. Atatürk'ün yaptığı değişimleri dondurup sultalar oluşturanlar, "bilmiyenler". Bu sonuçların içinde, ne yazıkki Atatürk'ün etrafındaki bürokrat takımını da düşünmek lazım. Çünkü onlar demokrasi, cumhuriyet, tam bağımsızlık, eşitlik, adalet, kişi hakları, yurttaşlık hakları, laiklik, halkçılık gibi kavramlara yabancıydılar.
Ondan sonra devam eden yönetimler döneminde Atatürk'ün prensiplerinden kopma, uzaklaşma gitgide arttı. İşbirlikçilik daha o yıllarda bile "gemi azıya almış" gidiyordu. İşte A. Emin Yalman, Vatan gazetesinde, 1949'da, bu gelişmenin ipuçlarını veriyor:
"Askeri islahat ve talim terbiye sahalarında yeni kabine tarafından tutulan yollar, Amerikan askeri heyetlerini son derece memnun etmiş ve her türlü tereddütleri ve kötümserlikleri ortadan kaldırmıştır."
Şimdi size bir "şeyh"in, Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin'in, aynı yıl, Evangelistlerin İsviçre'deki bir şatosunda 2 ay kaldığı bir dönemde "İslâmiyet ve Ehli kitap alimliği" başlıklı konuşmasından bir bölüm (Varidat-ı Süleyman Şerhi'nden): "Müslüman devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkânlı millet, Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir. Babil'den dünyaya yayılmak için dağılan ırklar, sanki Allah'a hizmet için Amerika'da buluşuyor, en özgür demokrat koşullar içinde birleşiyor. Allah artırsın ve onları korusun, diye her mümin Amerikalılara duacı, dünyanın önemli bir bölüm insanlarını analar gibi emziren, kucağında ısıtan, teselli ve ümit veren, dünyanın dert ortağı Amerikalılara her insan duacı." "Babilden dünyaya dağılan ırklar" kimlerdi? Mardin, İsviçre'den dönünce Mehmetçiğin Kore'ye gönderilmesini savunan bir kitap yazıyor. Harun Hoca adındaki bir şeyhin asıl adının Aron Kandiyoti olduğunu biliyor muydunuz? Atatürk'ün, tarikatları kapatmasının sebebi, onların en seçkinlerinde, Sabataistlerin egemen olmaya başlamasındandı. Sadece tekkelerimiz mi? Müziğimizin, siyasetimizin, hatta askeriyenin en tepesindeki bazı zevat bunlardandı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Atatürk aleyhine dönenlerin çoğu da bunlar oldular. Atatürk'ün Abdülbaki Gölpınarlı'ya yazdırıp ilkokullara ve köy okullarına okutturduğu din kitabında ise şunlar yazılıydı: "Allah'a evlerimizde de ibadet edebiliriz fakat Allah camideki ibadeti daha çok sever. Çünkü onun faydası daha çoktur. Oradaki büyüklerden din işlerini öğreniriz. Birbirimizi tanırız, severiz, birbirimizin halini anlarız. Birbirimize faydamız dokunur. Zaten Müslümanlık ayrılık dini değil, topluluk dinidir. İman: Müslümanlık Allah'a ve Müslümanlığı öğreten Peygamberimize inanmaktır. Buna iman deriz. Allah bu kâinatı ve biz kullarını yaratan Yüce kudret sahibidir. Peygamberlerin sonuncusu ve en büyüğü, insanlara İslâm dinini öğreten, İslâm imanını bildiren Hz. Muhammed'tir. İşte bunlara inanan ve gereğini yapan kimseye Müslüman denir. Şu iki söz İslâm imanını bildirir: La ilahe illalah, Muhammedün Resulullah. Türkçesi, Allah birdir, O'ndan başka Allah yoktur, Hz. Muhammed de Allah'ın peygamberidir demektir. İşte bu sözlerin anlamını kabul edenler mümindir. Müslümanların kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerim'dir. Allah'ın emirleri bu kitapta yazılıdır. Biz Kur'ân-ı Kerim'e çok hürmet ederiz." Daha sonra, İsmet İnönü zamanında bu kitap kaldırıldı. Yerine konulan kitapta taklitçilik ve teslimiyetçilik egemendi. Bunlar size bugünün light İslâm ve dinlerarası dialog projesini hatırlatmıyor mu? |
Son günlerde atılan sloganlardaki "Laiklik" vurgusu tek başına söylenirse Atatürk ilke ve düşüncesine son derece ters bir anlam taşıyor. Bunu geçen yazılarımda da yazdım. Atatürk'ün tam bağımsızlık ilkesi dile getirilmeden savunulan laiklik halka "din karşıtlığı" gibi yansıyor. Bu bir tuzaktır. Millî, bağımsızlıktan yana tavırlı aydınlarımızın bu tuzağa düşmemeleri lazım.
Ne kadar büyük hatalar yapıyoruz bu irtica ve laiklik bağlamında! Ankara'daki Atatürk yürüyüşündeki pankartların bir kaç saniyeliğine görebildiğim iki tanesinden söz açmak istiyorum.
Birinde "takkeler"den, birinde de "imam"dan bahsediliyordu. Takkeli pankartı pek hatırlamıyorum da öbüründe, "Çankaya'da imam istemiyoruz" denmişti. Bu ne kadar yanlış bir tavırdır! AKP'ye posta koyacağım derken bazıları, halkı ne çok kırıyorlar! İmam bizde her ne kadar filmlerle, romanlarla, tiyatro oyunlarıyla gözden düşürülmek istendiysede, halkın gözünde saygın bir yer tutar. Benim için de öyledir. Dinini icra etmekten başka bir derdi olmayan papaz efendiye saygı göstermez misiniz? Kimsenin toprağında, bağımsızlığında, gözü olmayan papaz efendiye?
İmamlık kurumuna saygısızlık etmek başka şeydir, "Çankaya"ya Tayyip Bey çıkmasın" demek başka şey. Takkeye saygısızlık etmek başka şeydir, herkesin kendine göre en medeni kıyafet hangisiyse, onu giyinmek; başka şey. Takkeye saygısızlık ettiğiniz zaman, cebinde her zaman takke bulunduran bütün Müslüman erkeklere saygısızlık etmiş oluyorsunuz. Bunların içinde ülkesinin bağımsızlığına, millî değerlerine, bayrağına saygılı, sömürgecilere karşı, nice değerli insan vardır. Bunu mahsus mu yapıyorsunuz? Mahsus yapmıyorsanız bu büyük bir gaflettir.
Bir hanım sümerolog, kitabında başı örtmeye "başı bohçalamak" gibi nâhoş bir isim takmış. Bununla da yetinmemiş, bir takım rahibelerden, tapınaklardan bahsederek dinî nikahı ve imamları küçümseyici, alaycı bir tavır takınmış.
Bu hanım mahkemeye verilmiş, beraat etti, güzel. Beraat etmesi iyi oldu tabii, Ben bunu hukuksuzluk değil, dinî ve millî terbiyenin eksikliği sayıyorum, onu da hukuk cezalandırmaz.
Cumhurbaşkanımızın iki de bir "laik"liği vurgulayan ama anti emperyalist bir tavırı eksik bıraktığı konuşmalarında da bu hatayı görüyorum. Millî tavrından şüphe duymadığım cumhurbaşkanımızın bir nutkunda "dogmalar"dan bahsetmesini de yanlış buluyorum. Bu, doğrudan doğruya dinimize yapılmış bir atıf gibi algılanır halk tarafından. Oysa dogmaları bizim dinimizde değil, bizden önceki dinlerin "seçilmiş ırk" "Nil'den Fırat'a kadar vaadedilmiş topraklar" ülküsünü canlı tutan, cumartesi günleri asansöre binmekten bile kaçınan dinlerin kurallarında aramak lazım. Bu da bizi ilgilendirmez.
Atatürk böyle şeyler yapmazdı. Üstelik böyle şeylerin yapılmasının en müsait olduğu bir dönemde bile. Şimdi ondan bir alıntı yaparak yazıma son vereceğim:
"Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye saygı gösteririz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz."[7]
Emre Aköz gibilerin gizli Atatürk Düşmanlığı:
Atatürk ve demokrasi
Atatürk de demokrasiye geçer miydi? Bilemem. Ancak geçmediği apaçık ortada.
Vefatının 68'inci yılında Mustafa Kemal Atatürk'ü anıyoruz. Cumhurbaşkanı Sezer de bir mesaj yayınladı ve Atatürk'ün ne kadar önemli bir lider olduğunu anlattı. Bu arada kurduğu cümlelerden biri de şöyle başlıyordu Sezer'in: "Bizlere tam bağımsız, laik, demokratik, çağdaş bir devlet armağan eden Yüce Atatürk…"
Atatürk'ün bağımsız bir devlet kurduğu doğrudur… Çağdaşlıktan kasıt, Batılı ülkelerdeki kimi temel değerleri ('ulus devlet' ve 'pozitif hukuk', gibi) Türkiye'de de hayata geçirmesiyse, tamam. Laiklik gayet tartışmalı bir konu. Bence laik bir devlet değil bizimkisi ama hadi lafı fazla uzatmadan 'Türk tipi laiklik' deyip geçelim… Ama Atatürk'ün 'demokratik' bir devlet armağan ettiği de nereden çıktı? İşte onu hiç anlamadım. Tek partili demokrasi olur mu? Bana tek partinin hüküm sürdüğü, diğer partilere izin verilmediği ama yine de uluslararası camia tarafından 'demokrasi' olarak nitelenen bir ülke gösterirseniz, müteşekkir kalırım.
Bizim devletin, siyasi sistemin az buçuk demokratikleşmesi eğer bir kişiye mal edilecekse, o da Atatürk değil, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'dür. Hoş o da bunu ayıla bayıla değil, faşizmi yenen ABD önderliğindeki Batı blokuna dahil olabilmek için yapmıştır ama yine de yapmıştır işte.[8]
Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir…
Bakın ne yaptı AB… "Size bir ay mühlet" dedi. Bir ay sonra ne yapacak? "Emrin olur" demezsek… Rumlara limanları açmazsak… Müzakereleri askıya alacak… 43 yıl boyunca saçını süpürge edersin, bir dediğini iki etmezsin, yemezsin yedirir, içmezsin içirirsin, kocana ayıp olmasın diye öz akrabalarını bile kırarsın. Bir sabah… Öfkelenir. "Boş ol" deyiverir. Nafakasız kalakalırsın.
Hem resmi nikâhın yok. Hem de, girmiş adam ömür boyu takside, senetleri de sen imzalamışsın… Borç senin adına. Gümrük Birliği yani. Giremediğimiz AB'den atsalar bile bizi, Gümrük Birliği imzamız duruyor orada… O ne olacak?
Türkiye, Gümrük Birliği nedeniyle, AB'nin aldığı ve bundan sonra alacağı tüm ekonomik kararlara uymak zorunda… Sen kendi başına ticaret anlaşması yapamazsın.
Mesela, AB üyesi olmayan Rusya'yla, mesela Tunus'la, mesela İran'la anlaşma yapacaksın… Eğer bu anlaşma, AB'nin işine gelmiyorsa, sen o anlaşmayı yapamazsın. Yasak… "Yaparım" diyemezsin. Yasağı kabul eden imzan var… Bizim adımıza başkaları karar veriyor. Sömürgedir bunun adı.[9]
[1] 13.11.2006 Süleyman Arif Emre Milli Gazete
[2] Zaman Gazetesi, 29.06.2006
[3] 09.11.2006 / Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete
[4] Kasım 2006 Nezahat Albay Anadolu Gençlik Dergisi
[5] Kasım 2006 Hamdi Yılmaz Anadolu Gençlik Dergisi
[6] kanalturk.com
[7] Afet Ilgaz Milli Gazet
[8] 10.11.2006 Emre Aköz Sabah
[9] 10.11.2006 Yılmaz Özdil Sabah

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
GEREKLİ DERSLERİ ALMAYI, AZİZ ERBAKAN HOCAMIZA VE ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZA LAYIK TALEBE OLABİLMEYİ, ADİL…
Bir doğrunun istismarı, inkârından daha çok tehlikelidir. Münafık o yüzden kafirden eşeddir!.. SİYONİST ŞEYTANLARDAN VE…
YA RABBİ AFFEYLE BAĞIŞLA MERHAMET EYLE, BİZLERİ AZİZ ERBAKAN HOCAMIZA VE ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZA…
İKTİDARI VE MUHALEFETİ İLE TÜKENMİŞLİĞİN RESMİ!. Toplumda özellikle son dönemlerde insanların ağzında tek ve doğru…
Ameller niyetlerle tartılır. İnsanın gayreti hangi yönde ise, alacağı karşılık da ona göredir. Yani insan,…
HAYRA HİZMETKÂR , KUR'AN'A TERCÜMAN!.. Kur’an’ın tercümanısın, İsa’nın mucizesi Sen Erbakan uzmanısın, ahir zaman müjdesi!..…
Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuşatan tehdit unsurlarından ; İran'a saldırı! Körfezin Sünni devletçiklerine, Abd üstlerinin kurulması!…
Hem edebi olarak hem de içerik ve mana olarak muazzam bir sanata haiz ve hakikate…
ER DOĞAN DEĞİL, ER BAKAN LAZIM! Şiirinden: Ne zor imtihanmış, ahir zamanda Selamet Saadet, Milli…
Yahya CANDAŞ beyden Allah razı olsun. Dizeleri ile bizlere de tercüman olmuşlar. Bu dizelere verdiği…